İnsanın “Özü” Meselesi ve Freud’un Cevabı

İnsan doğasının özünde ne olduğu sorusu, felsefenin en eski ve en ısrarcı tartışmalarından biri. “İnsan iyi midir, kötü müdür, yoksa doğduğunda boş bir levha mıdır?” sorusu, yalnızca etik teorilerin değil, siyaset felsefesinin, psikolojinin ve modern toplum tasarımlarının da temelini oluşturur. Bu yazıda, antik dönemden günümüze uzanan düşünsel bir yolculukla, büyük filozofların bu soruya verdikleri yanıtları kronolojik bir sırayla inceleyeceğim. En sonunda, Sigmund Freud’un cevabını, gerekçeleri ve sonuçlarıyla birlikte, belirteceğim.

Bu konuda belirtilmesi gereken bir husus, Aydınlanma öncesinde bu sorunun genelde “iyi/kötü/tabula rasa” çerçevesinde ortaya konulduğu; Aydınlanma düşünürlerinin ise meseleye bakış şeklini değiştirerek, “rasyonel/irrasyonel” ikilemini ortaya koyduğu.


Antik Dönem: İyilik ve Erdem Arayışı

Sokrates için insan doğası temelde iyiliğe yönelir. Ona göre kimse bilerek kötülük yapmaz; kötülük, bilgisizliğin bir sonucudur. Bu nedenle eğitim, insanın özündeki iyiyi açığa çıkaran bir araçtır.

Platon, insan ruhunu üç parçaya ayırırken (akıl, irade, arzu), aklın rehberliğinde erdemli bir yaşamın mümkün olduğunu savunur. İnsan doğası tek başına iyi ya da kötü değildir; düzenlenmesi gereken bir potansiyeller bütünüdür.

Aristoteles ise daha biyolojik ve pratik bir yaklaşım sunar: İnsan “zoon politikon”dur, yani toplumsal bir varlıktır. Ona göre insan doğası ne tamamen iyidir ne de kötüdür; erdem, alışkanlıklarla kazanılır. İnsan, potansiyel olarak iyi olmaya yatkındır ama bu yatkınlık ancak doğru eğitim ve toplumsal yapı ile gerçekleşir.


Orta Çağ: Günah, İrade ve Kurtuluş

Hristiyan düşüncesinin etkisiyle Augustinus, insanın doğuştan günahkâr olduğunu savunur. Ona göre insan, Tanrı’nın lütfu olmadan iyiliğe ulaşamaz. Bu yaklaşım, insan doğasını kötülüğe eğilimli gören en güçlü tarihsel yorumlardan biridir.

Buna karşılık Thomas Aquinas, Aristotelesçi bir çizgiyle daha iyimserdir. İnsan akıl sahibi bir varlıktır ve akıl, Tanrı’nın yasasını kavramaya imkân tanır. Dolayısıyla insan doğası bütünüyle bozulmuş değildir; iyiliğe yönelme kapasitesi taşır.


Yeni Çağ: Tabula Rasa ve Doğal Durum Tartışmaları

17. yüzyıla gelindiğinde insan doğası tartışması radikal biçimde yeniden şekillenir.

Thomas Hobbes, insanın doğal durumda “herkesin herkesle savaşı” içinde olduğunu savunur. Ona göre insan bencil, rekabetçi ve saldırgandır; bu nedenle güçlü bir devlet otoritesi olmadan düzen mümkün değildir. Hobbes’un insan doğası yorumu, kötümserliğin en sistematik örneklerinden biridir.

John Locke ise tam karşıt bir noktada durur: İnsan zihni doğduğunda tabula rasa, yani boş bir levhadır. İyi ya da kötü oluşumuz, deneyimlerimiz ve toplumsal koşullar tarafından belirlenir. Locke’un bu görüşü, modern psikolojinin ve eğitim teorilerinin temel taşlarından biri hâline gelir.

Jean-Jacques Rousseau ise insanın özünde iyi olduğunu, toplumun onu bozduğunu savunur. Ona göre doğal insan barışçıl ve merhametlidir; uygarlık ise eşitsizlik ve rekabet yaratarak insanı yozlaştırır.


Aydınlanma Düşünürleri: İnsan Rasyonel Bir Varlıktır

Aydınlanma’nın ortak paydası, insanın akıl yoluyla kendini ve toplumunu dönüştürebileceği inancıdır. Bu dönemde insan doğası tartışması, “iyi mi kötü mü?” sorusundan çok “akıl yoluyla ne olabilir?” sorusuna kayar.

Immanuel Kant, insanın doğasında hem iyi hem kötü eğilimler bulunduğunu kabul eder; ancak insanı diğer canlılardan ayıran şey, ödev bilinci ve pratik akıldır. İnsan, aklını kullanarak ahlaki yasayı kendi içinde kurabilir.

Voltaire, insanın kusurlu olduğunu kabul eder ama aklın ve bilimin ilerlemesiyle daha iyi toplumların kurulabileceğine inanır.

Denis Diderot ve Ansiklopedi çevresi, insanın eğitilebilirliğini ve rasyonel kapasitesini vurgulayarak Locke’un tabula rasa görüşünü daha seküler bir zemine taşır.

Aydınlanma’nın genel sonucu şudur:
İnsan doğası ne tamamen iyi ne tamamen kötüdür; ama akıl sayesinde kendini geliştirebilen bir varlıktır.

Burada bir parantez açarak, vaktiyle ekonomi politiğin, sonrasında ise “iktisat ilmi”nin meseleye bakışını da bu çerçevenin oluşturduğunu; temel varsayımın insanın doğru seçimler yapan rasyonel bir varlık olduğu yönünde şekillendiğini belirteyim.


Sigmund Freud ve Jacques Lacan

İnsana ve bununla bağlantılı bir şekilde topluma bakmanın 20. yüzyıl başlarında temelleri atılmış ve henüz aşılamayan zirvesini, Sigmund Freud’un hayatı boyunca şekillendirdiği psikanalitik teori oluşturuyor.

Freud’un eserlerinden “Totem ve Tabu”ya önsöz yazan James Strachey, aşağıdakileri belirtiyor:

“Freud’un keşiflerini üç ayrı başlık altında sınıflandırmak gerekir: bir araştırma aracı olarak psikanaliz, bu araç sayesinde elde edilmiş bulgular ve bunlara dayanarak ortaya atılmış kuramsal varsayımlar.”

Bu setten “bulgular” ve “varsayımlar” başlıkları, insana ve topluma bakmayla ilgili kısmı oluşturuyor.

Freud’un düşünce ve uygulamasının, özellikle ABD’deki psikanaliz çevrelerince, kendisinden sonra, tanınmaz hale getirilmesi olgusu ile birlikte, Freud’a ilave olarak, Jacques Lacan ismi önemli hale geliyor.

Lacan, Freud’un düşüncesini yeniden yorumlayarak, kendisine göre ise, asıl temellerine yeniden oturtarak, bugün psikanalitik teori hakkında bilgi edinmek isteyenlerin vazgeçemeyeceği ikinci bir isim haline geliyor.

Freud’un bu konudaki katkısını ve fazlasını, son günlerde okuduğum bir kitapla, farketmiş oldum. Kitap, Mutluhan İzmir’e ait. Say Yayınları’nın “Herkes için Felsefe” kitaplığından çıkmış. Başlığı “Sigmund Freud – Otonom Egodan Diyalektik Özneye.” 2025 tarihli.

Mutluhan İzmir, kitaptan öğrendiğimize göre, “Freud Lacan Psikanaliz Derneği” üyesi. Bu bilgi ile birlikte, yayınlanmış diğer kitapları, bize onun Lacan’cı bir psikanalist olduğunu söylüyor.

Kitap, yerleşik Freudyen yoruma karşı neredeyse bir polemik/kavga metni olarak düzenlenmiş. Benim geçmiş Freud okumalarımın oluşturduğu izlenimlerin çoğunu ters-yüz etti.

Önce kısa bir parantezle, iktisat “ilmi”nden bir enstantane paylaşacağım.

İktisat eğitimimi 80’lerin sonlarıyla 90’ların başlarında aldım. Üzerine (bitmiş) yüksek lisans, (yarım bırakılmış) doktora programları geldi.

Bizim eğitim gördüğümüz yıllarda, makro iktisat dersinde, en popüler araçlardan birisi IS-LM diyagramlarıydı. Ders kapsamında gördüklerimizin, bu arada IS-LM diyagramının, evvelsiz sonrasız, herkesin uzlaştığı “iktisat” olduğunu sanırdık.

Yüksek lisans ve doktoraya geçince, okuduğumuzun, Hicks ve Hansen tarafından yapılmış, ders kitaplarına girebilsin diye matematiksel ve görsel hale getirilmiş bir Keynes yorumu olduğunu öğrendik. Öğrendiğimiz bir diğer şey de, bu yoruma, eleştirel yaklaşanlar tarafından, “Bastardized (Piçleştirilmiş) Keynezyen Teori” adı verildiğiydi. Eleştirmenlerin görüşü, bunun Keynes’in yazdıklarıyla ilgisi olmadığı şeklindeydi.

Parantezi burada kapatıyorum. Sanıyorum, sosyal bilimlerin ve insan bilimlerinin pek çok alanında, başlangıçta sistem açısından bazı riskler oluşturma ihtimali görülen yaklaşımlara karşı, bu yöntem uygulanmış durumda. Bu anlamda, Mutluhan İzmir’in kitabının bende oluşturduğu izlenim, zaman içinde yerleşik bir Freud yorumu oluşturulduğu ve bu yorumun da, Freud’un asıl görüşlerini bir anlamda iğdiş ettiği, içini boşalttığı şeklinde oldu.


İnsan ve “Öz”

Bugün psikanaliz çevrelerinin çoğunluğu, insanın mükemmel bir öze sahip olduğunu ve psikanaliz pratiğinin bu özü ortaya çıkarmaya yönelik bir araç olduğunu düşünmektedir.

Oysa ki, Freud ilk başlarda insana iyimser bir şekilde bakarken, daha sonraki çalışmaları onu, insan yapısıyla ilgili tatsız sonuçlar elde etmeye götürmüştür. Bu sonuçlar, o dönemde yaşanan kolektif canavarlığın (Nazizm) ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Freud’un oluşturduğu şekliyle psikanalitik teori, insana romantik bir bakışa izin vermez.

Yerleşik ve yaygın düşünce, insanın içinde temel bir kişilik yapısının bulunduğu şeklindedir. Oysa ki Freud’a göre insan, içinde bulunduğu yapının doğruluk ölçütlerini kendisininmiş gibi kabul eder. Bu nedenle, canavarlaşmaya ve şiddete izin veren bir toplumsal yapıda, insan, içindeki şiddet eğilimini kolayca ortaya döker. Buradan kalkarak, insanın kendisini tanıması, kendi içine yönelmesiyle değil, dışındaki değer sistemle kurduğu ilişkiye bakarak mümkün olur.

Freud’a göre, insana romantik bir iyimserlikle bakmak, yanıltıcı sonuçlara götürmektedir. Mutluhan İzmir, psikanaliz dünyasının, mükemmel ego romantizmiyle bu romantizmden kurtulmuş olanlar arasında bölünmüş durumda olduğunu belirtiyor.


Özne’nin Oluşumu ve Yeniden Oluşumu

Özne, içinde bulunduğu toplumun değişen yapısına uyum sağlayarak, her seferinde kendisini yeni baştan kurar ve böylece eski halini bilinçdışında bırakır. Bu anlamda, değişmeyen bir öze sahip değildir.

Freud, çalışmalarının sonucunda, insanda bir mükemmel öz aramaktan kendisini kurtarmıştı. Ona göre, insanı mükemmelleştiren şey, kendi içinde hazır bulunan bir mükemmel öz değildi. (Bu çerçevede, psikanalitik terapinin amacı da, bu mükemmel özü açığa çıkarmak değildi.) İnsan mükemmel değildi ancak mükemmelleşebilirdi; bunun koşulu, kendisinin dışında mükemmelleşmiş bir kültürel üst yapıyı bulması ve o yapının içinde bir üst kimliğe sahip olmasıydı. İnsan, vahşi-doğal yanlarının üzerinde bir kontrol sağlayabilirdi; bunun koşulu ise, böyle bir kontrole sahip olmayı bir değer olarak ortaya koyan bir üst yapının içinde varoluş bulmasıydı. Böyle bir üst yapının yokluğunda, insan mükemmelleşme olanağı bulamazdı. Bunun nedeni, insanın içinde bir mükemmellik çekirdeğinin mevcut olmaması ve insanın kişiliğinin, onun yeşermesiyle oluşmamasıydı.

Bu anlamda, “İnsani değerler özümüzden değil insana aşkın bir düzenden doğar.”


“Rasyonalite” (Akılcılık) Meselesi ve Fanteziler

İnsan aklı ne yazık ki geçmişin masalsı imparatorluklarını canlandırma hayalini, eşit haklara sahip vatandaşlık temelinde kurulan bir düzene yeğleyebilecek derecede çocuksu düzeydeki bir mantığa dayanarak işliyordu. Anomi, siyasi ve ekonomik krizler, savaşlar, yenilgiler, toprak kayıpları insanların kontrolsüz biçimde geçmişin fantezilerine doğru sürüklenmelerine neden oluyordu.

Yaygın anlayışa göre, Freud’un çalışma ve düşünme alanı, dürtülerimizle olan ilişkimizdir. Hatta neredeyse psikanaliz, bir dürtü psikolojisidir.

Freud’a göre ise, insanın çocukluk fantezilerinin çekiciliğine kapılarak yaşadığı bilinç değişimlerinin nedenini anlamak, dürtülerle olan ilişkimizi anlamaktan çok daha önemliydi. Bunu kavradıktan sonra, çalışmalarını bu istikamete yöneltti.

Buradan sonra, şu gerçeği kavradı: Kriz yaşayan toplumların bireyleri, çocukluk fantezilerine dönecek ve hep, aşırı politik akımlara eğilimli olacaktır. Kitle Psikolojisi kitabında, bireysel alandan çıkarak, buna neden olan etkenleri toplumsal bağlamda inceledi.

Breuer’le çalıştıkları dönemde, herkeste olduğu gibi Freud’da da insanın mükemmelliğini dürtülerin bastırılmasındaki zorlukların bozduğu inancı egemendi. Eğer dürtülerini bastırma konusunda insan sorun yaşamazsa ya da dürtüleri bastıramama konusunda yaşadığı sorun tedaviyle düzeltilirse insanların mükemmel yapılarını ortaya koymalarının önünde bir engelin kalmayacağına inanılıyordu. Ne yazık ki Breuer ile birlikte yaptıkları çalışmalar, insan zihninin mükemmelliğinin tam tersi yöndeki kanıtların ellerine geçmesine neden olmuştur. İnsanlar akıllarını kullandıklarında açık biçimde mantıken doğru olana değil kendilerini mutlu edecek hayali kurgulara dayanan inançlara yöneliyorlardı. İnsanların akılcı, mantıklı ve bilimsel olarak açık biçimde doğru olan şeylerin peşinden giderek yalnız kalmaktansa, kitlenin bir parçası olmayı yeğledikleri için daha çok duygusal bir ortaklaşmaya dayanan kitlesel inançları benimseme eğilimleri çok daha güçlü biçimde ortaya çıkıyordu. Bu bağlamda insanların rasyonel olmayan bir yapıya sahip olduklarının ayrımına hızlı biçimde varan Freud, insanın kendi aklıyla bağımsız biçimde hareket ettiği yönündeki genel inancın doğru olmadığını görmüştür. Bunun sonucunda kuramını mükemmel ego temeline oturtmaktan hızla vazgeçmiştir.


“Ben İşlevi” ve Aktüel Güç İlişkileri

Kitaptan, şunu öğreniyoruz: Çalışmalarının sonunda Freud, insanın değer yargılarının, aktüel güç ilişkilerine göre hızlı bir değişkenlik gösterdiği sonucuna ulaşmıştı. Bir şey, aktüel gerçekliğin dışında kalan hayali, arkaik yapılanmalara ne kadar benziyorsa, insanların bu şeyi güç odağı olarak benimseme eğilimi o kadar artıyordu. İnsanlar, hayatlarının bir döneminde oluşturdukları bir senaryoyu, yaşamı her seferinde yeniden anlamak, anlamlandırmak için kullanıyordu. Sanki her şeye kadir (omnipotent) bir güç figürü ortaya çıkıp doğruları belirlediğinde, insan için, anlam yaratabilmek ve olanları anlayabilmek mümkün oluyordu. İnsan, kendisini, bu güç figürüne göre konumlandırıyordu.

Aşağıdaki alıntı, hem bu durumun sonuçlarını anlatıyor, hem de Freud’u bir dürtü psikoloğu olarak ya da “mükemmel özü” ortaya çıkarma uğraşındaki bir uygulamacı olarak görme yönündeki yaygın eğilime bir cevap oluşturuyor:

Kendisini yanlışlardan arınmış gibi hissedebilmek için hayalinde yarattığı bu omnipotent güç figürüne dayanarak kendisini de onun doğrularını savunan omnipotent bir kahramana dönüştürme eğilimi çok güçlü olan insanın aklını ve mantığını bağımsız ve özgür biçimde kullandığını söylemek çok güçtü. Bu nedenlerle Freud otonom mükemmel ego adıyla anılan sabit bir içsel yapıyı temel alarak kuramını geliştirmekten duyarlılıkla kaçınmıştır. Otonom ego kavramının yerine öznenin kendisini bir ‘ben işlevi’ olarak yeniden ve yeniden yaşamı boyunca defalarca en baştan oluşturması temelinde kuramını geliştirmiştir. Freud’un kuramında mükemmel ego biçiminde otonom bir benlik yapılanması yoktur. Benlik temsilcisi olan nesne, aktüel normların çizdiği sınırların içinde kalan bir bilinç olarak kendisini kurmaya çalışan öznenin hayali yansıması olan bir imaj, bir görsel nesnedir. Freud’un kuramının çerçevesi dürtüleri bastırıp bastırmamanın insan üzerindeki etkilerini incelemek gibi kısır bir çerçeveden çok daha geniştir.


“Romantik Kurgular” ve Gerçeklik

Freud’un çalışmaları ilerledikçe, bir mükemmel insan yapısının bulunmadığını gördü. Bu mükemmel insan yapısı varsayımı, toplumların geleceğiyle ilgili romantik kurguları besliyordu. Bunun sonucunda, daha önceden geliştirdiği yaklaşımın yanlış olduğunu farketti. Eski yaklaşımı, psikanalizi, özneyi dürtüleriyle yüzleştirip onları nasıl bastıracağını öğretmek şeklindeydi.

Freud psikanaliz tekniğinin insanın içini tanımaya, dürtüleriyle ilişkisini anlamaya değil dışarıya, onun içinde yaşadığı toplumdaki yasalarla, kurallarla, egemen güçlerle olan ilişkisini aydınlatmaya yöneltecek biçimde değiştirilmesi gerektiğini görmüştür.”

Tüm bu gelişmelerin karşısında dürtülerin bastırılmasını insanı sağlıksız yapan neden olarak gören psikanalitik bakış açısının geçersizliğini gören Freud, psikanaliz pratiğini ve kuramsal yaklaşımını dürtüleri bastırmak-bastıramamak üzerine kurulan eksenden uzaklaştırmıştır. Artık bilinci taşıyan ben nesnesinin (das Ich) bilincinin, üstün bir mantığın taşıyıcısı olan mükemmel bir özden kaynaklanmadığının ayrımına varmıştı. (…) Bu fark edişlerden sonra artık çalışmalarını şu önemli soruya yöneltecektir; öznenin bilinci eğer toplumda egemen olan gücün belirlediği değerlerin yansıması biçiminde kurulmaktaysa, insanlar bu yansıma ilişkisinin ayrımında olmadan bilinçlerini nasıl sanki kendi öz bilinçleri olarak duyumsamakta ve buna şaşmaz biçimde inanmaktadır?


“Kötü” ve Şiddet

Peki insanların “kötü” ve şiddet ile ilişkisi neydi? Bunların cevabı da aşağıdaki uzun alıntılarda:

Benlik algısı kötü olanı kendimizde değil başkasında görme biçimindeki ben işlevine temellenerek ortaya çıkar. İnsanın kendisini bir ‘ben’ olarak görebilmesi, bu ben nesnesinin temsil ettiği öznenin tüm olumsuzluklarını başkasında görmesi sonrasında olanaklı olur. Bu operasyon yaşam boyunca sürekli olarak tekrarlanır ve Lacan ‘Ayna Evresi’ adlı makalesinde sürekli gerçekleştirilen bu işleve ‘ben işlevi’ adını vermiştir. İnsanların kendilerini gurur duyacakları temiz bir kişilik sahibi olarak görebilmelerinin tek yolunun, aslında kendilerine ait olan olumsuz özellikleri kendi dışlarına itmek, bunları kendilerine ait değil de başkasına ait olan özelliklermiş gibi algılamak olduğunu Freud açıkça görüyordu. İnsanlar bunu yapamazlarsa kendilerini iyi hissedemiyorlar, kaygılı, depresif, intihara eğilimli, başarısız, çekingen ve içe kapalı oluyorlardı. İnsanın sağlıklı olabilmesinin yolunun kendi olumsuzluklarını başkasında görmek zorunluluğundan geçmesi çok büyük hayal kırıklığı yaratan bir bulguydu. Özellikle kitle haline gelen insanlarda başka grupları aşağılayarak kendisini yüceltme eğilimi çok güçleniyordu.

İnsanların kendileriyle ilgili ilk imaj algıları tıpkı Dr. Frankenstein’ın yaratığının imajı gibi uyumsuz parçalardan oluşan parçalı vücut algısıdır. İlk çocukluk yıllarında insanlar başkaları gibi bütünlüklü bir imaja sahip olabilmek için ya onları yerinden edip onların yerine geçmek ya da kendilerine o imajı vereceğine inandıkları efendiler yaratmak seçeneği arasında kalırlar ve bu algı yaşam boyunca bilinçdışında canlı kalır. İlerleyen yıllarda eğer toplumsal krizler yaşanırsa insanların efendiyle kopan ilişkisi onları kendilerini yine bozuk bir imaja sahip olarak algılamalarına neden olur ve bu da onları yeniden kötülüklere, olumsuzluklara, zayıflıklara sahipmiş gibi hissettirir. Bu durumda insanlar bu olumsuzlukları dışsallaştırmak için bunları başkasında bulurlar. Kötülüğü yok etmek adına kötülüğü barındıranı yok etmek eğilimi insanlık tarihinin belirleyici unsuru olmuştur. Bu durum toplumsal temelde şiddeti körükler. Farklı kökenlerden gelen toplulukların bir araya gelmesiyle kurulan toplumlarda yaşanan krizler bu bağlamda, çoğunlukta olanlar başarısızlıkların nedenini azınlıklarda aramışlar ve onları kötülüğün nedeni olarak görmüşlerdir.


Sonuç

Freud’un bu çalışmalarda açık seçik görmüş olduğu şey, öznenin bilinç değişimleri yaşamasının aslında çok olağan bir durum olduğuydu. Bilinç değişimleri öznenin psişik yapısındaki bir hastalıktan kaynaklanmamaktaydı. Öznenin tutarlılığı, onun tutarlı bir dış güçle bağının sürekliliğine bağlıydı.

Anladığım, Freud’un, meseleyi ele alış şekliyle, “iyi/kötü” ve “rasyonel/irrasyonel” ikilemini birlikte çözüme kavuşturmuş olduğu.

Mutluhan İzmir’in kitabı, bunlardan çok daha fazlasını içeriyor. Freud’u tanımak isteyenler veya yerleşik psikanaliz çevreler eliyle onun hakkında daha önceden bilgilenmiş olanlar için önemli bir kaynak.

Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle.

“İnsanın “Özü” Meselesi ve Freud’un Cevabı” öğesine 2 yanıt

  1. wildlyscented5991ef73af Avatar
    wildlyscented5991ef73af

    İnsanın özü yazısını keyifle okudum. Panaromik bir geçiş sağladı. Benim gibi bir çok insan, ucuca eklemlenmiş kronolojik öz bilgiyi, öğrenmenin en kolay yolu olarak seçmiş durumda. Öğrencilikten kalma sanırım. İçinde yetiştiğim çevrenin normları beni net olarak biçinlemdirdi diyebilirim. Özellikle bektaşi edebiyatıyla, onun alt dalı deyişlerle büyüdüğümden olsa gerek, her şeyin azıyla yetinmeyi öğrendim. İkinci bir ayakkabıya ihtiyaç duymadım. Servet yapmak aklıma dahi gelmedi. “dostun gül cemali cennettir” deyişini içselleştirmiş olacağım ki, hep züğürt enayi gözüyle bakıldım eşim tarafından dahi.

    İnsanı iyi olmaya zorlayan şeyin korkuyla (ceza) güçlendirilmiş normlar olduğunu düşünenlerdenim. Çoban Gyges’in kendini görünmez yapan yüzüğü buluşu, bununla kralı yok edip sarayı ele geçirmek isteyişi hep aklımda. (Platon, Devlet) Kanunlarla birlikte yazılı olmayan ahlâk kuralları da (ayıplanma) insanı zamanın iyi insanı haline getirebiliyor.

    Beğen

    1. kubilayyilmaz1966 Avatar
      kubilayyilmaz1966

      Sevgili Özgür, okuman ve beğenmen beni mutlu etti. Yaptığın güzel yorum için de ayrıca teşekkür ederim.

      Beğen

wildlyscented5991ef73af için bir cevap yazın Cevabı iptal et