Bir Narsisizm ve Duygusal Manipülasyon Klasiği: The Servant

‘Evrende kötülük, giderek dehşet gözlendiği zaman, yalnızca bu gözlem bile varlığınızı kanıtlar, insanoğlunun yazgısına ilgi duyduğunuzu gösterir.’ – Joseph Losey

Yine eski bir film. The Servant (1963). Yönetmeni Joseph Losey.

The Servant’ı izledikten sonra çıkardığım kavram haritasını aşağıda veriyorum.

Bu yazıda, bu haritadaki kavramların çoğuna değinmeye çalışacağım.


Losey’i (1909-1984) Atilla Dorsay şöyle anlatıyor:

Losey, sinema tarihine sinema ustalığı kadar kuşkusuz hayli serüvenli, inişli-çıkışlı, ama örnek yaşamı ve politik tavrı ile de geçmesi gerekli bir kişilik.

Asıl ününü İngiltere’de yaptığı için herkesin İngiliz sandığı, aslında Amerikalı olan, ama 1950’lerin Mc Carthy rezaleti sırasında, yürekli bir tutumu yeğlediği, eşini dostunu ihbara yanaşmadığı ve başını eğmediği için ülkesini terketmek zorunda kaldıktan sonra bir daha hiç dönmeyen bu adama, ünlü ‘Amerikan rüyası’nın iç yüzünü anladıktan sonra onu bir tekmede (tıpkı Charie Chaplin gibi) fırlatıp atan bu onuru sanatçıya, yalnız bu tavrı için bile saygı duymamak mümkün mü?”

(McCarthy kampanyaları sırasında Losey’in yaşadıklarının ayrıntıları “Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi”nde okunabilir.)

O dünyaya sıradan bir Amerikan yönetmeni gibi bir ‘ada’dan ve Hollwood’un ‘at gözlüğü’ ile değil, kültürü ve sanatı insanlığın başangıcından bugüne dek yarattığı kesintisiz bir bütün olarak kavramayı deneyen bir aydın bakışıyla bakıyordu. Yoksa Ibsen’den Brecht’e, L. P. Hartley’den Tenessee Williams’a, Mozart’dan James Hadley Chase’e öylesine değişik yazarlara / kaynaklara el atar, Proust’un Yitik Zamanın Peşinde uyarlaması gibi neredeyse olanaksız bir projeyi (ömür boyu gerçekleşmeyen) bir düş gibi hep taşır mıydı?


Filmin öyküsünü yazmadan önce, sinema ile ilgili iki kaynaktan, filme dair yazılanları aktaracağım.

Birincisi, “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film”.

Ülkesini terk edip İngiltere’ye yerleşmiş bir Amerikalı olan Joseph Losey, sonradan edindiği ülkesinin geleneklerine her zaman mesafeli, düş kırıklığı sezdiren bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Ancak Harold Pinter’la ortak çalışmaları olan Genç Hizmetçiler’de, bu bakışın daha da keskinleştiğini görürüz. Pinter’ın her zamanki eksiltili ve üstü kapalı anlatımlarla dolu senaryosu ve Losey’nin katı ve buruk yönetimi, 1960’ların Londra’sının sınıfsal, cinsel ve iktidar ilişkilerinin alaycı bir çözümlemesini sunar. Üst sınıfa mensup, zayıf karakterli genç bekar Tony (James Fox’un ilk başrolü), Barret (Dirk Bogarde) isminde, zamanla işvereninin yaşamını eline alacak, onu zayıf düşürecek ve yok edecek bir uşak kiralar.

Bogarde, uzun süre peşini bırakmayan ‘aile oyuncusu’ imajından sonunda kurtulduğu bu filmde, derin bir yaraya dönüşmüş sınıfsal kini cisimleştiren küçümseyici, titrek gülüşü ve Cockney şivesiyle, en iyi performanslarından birini sergiler. Ne var ki Losey ve Pinter, her iki adamı da içine alan bir kapana kısılmışlık hissi yaratır. Rolleri belki giderek tersine dönüyor olabilir ancak ikisi de hala karşılıklı olarak birbirini sömürmektedir. Bu his, Douglas Slocombe’un teraslı evin klostrofobik alanlarında yılankavi biçimde gezinerek, evi mükemmel bir kafese dönüştürdüğü ve sakinlerini huzursuz edici açılardan gözlediği görüntülerle iyice kışkırtılır. Tuhaf, tekinsiz ve sinir bozucu bir film olan Genç Hizmetçiler, tedirgin etme gücünü hala korur.

Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi”nde ise, film şöyle anlatılıyor:

“Robin Maugham’ın romanından uyarlanan ve senaryosunu Harold Pinter’ın yazdığı The Servant (Genç Hizmetçiler, 1963 ) yönetmenin bir başka önemli filmini oluşturur. Film Londralı genç bir soylunun (James Fox) hizmetine aldığı bir uşak (Dirk Bogarde) ile uşağın kızkardeşi sandığı ama sevgilisi olduğu anlaşılan kadın (Sarah Miles) arasındaki sıra dışı ilişkiyi aktarır. Sınıf ilişkileri ve efendi-uşak karşıtlığı üzerine benzersiz bir çalışma olan filmde, soylu İngilizin uşağının boyunduruğu altına girdiği görülür. Ezilen sınıfın soylu sınıftan öç almasının vurgulandığı film, eşcinselliğe de değinir. (Joseph Losey’in de, kuşağının önemli yönetmenleri Visconti ve Pasolini gibi eşcinsel olduğu bilinir. ) Yedinci Mühür‘ün lngmar Bergman’ın Faust’u sayılması gibi, Genç Hizmetçiler de Losey’in Faust’u sayılır.”


Gelelim filmin özetine.

Londra’da geçen bu psikolojik dram, İngiliz sınıf sistemine dair keskin bir eleştiri sunar. Film, genç ve zengin aristokrat Tony’nin (James Fox) yeni evine hizmetkâr olarak Barrett’ı (Dirk Bogarde) almasıyla başlar. Başta oldukça profesyonel ve saygılı görünen Barrett, kısa sürede Tony’nin hayatında daha fazla yer edinmeye başlar. Barrett’ın önerisiyle, kız kardeşi olduğunu iddia ettiği Vera (Sarah Miles) da eve alınır. Ancak Vera’nın varlığı, Barrett’ın planlarının bir parçasıdır ve Tony’nin hayatında karmaşık bir dönüşüm başlatır.

Tony, dışarıdan güçlü ve ayrıcalıklı görünse de içsel olarak kırılgan ve bağımlı bir karakterdir. Barrett ise alt sınıftan gelmesine rağmen manipülatif zekâsı ve sabrı sayesinde Tony’nin zaaflarını kullanarak güç dengelerini tersine çevirmeye başlar. Vera’nın cazibesiyle Tony’yi etkisi altına alan Barrett, onun kız arkadaşı Susan’la (Wendy Craig) olan ilişkisini sabote eder. Bu süreçte Tony, giderek daha pasif ve bağımlı hale gelirken Barrett evin kontrolünü ele geçirir.

Film, Hegel’in “efendi-köle diyalektiği” üzerinden okunabilecek bir yapıya sahiptir. Başlangıçta efendi konumunda olan Tony, zamanla hizmetkârına bağımlı hale gelir; Barrett ise görünürdeki alt konumundan yükselerek evin gerçek hâkimi olur. Bu dönüşüm, sadece bireysel bir çöküşü değil, aynı zamanda İngiliz aristokrasisinin çözülüşünü ve sınıf sisteminin içsel çelişkilerini de simgeler.

Losey’nin siyah-beyaz sinematografisi, karakterlerin psikolojik gerilimlerini ve mekânsal sıkışmışlıklarını ustalıkla yansıtır. Harold Pinter’ın senaryosu ise diyaloglar üzerinden güç oyunlarını ve karakterlerin içsel çatışmalarını derinleştirir. Barrett’ın sessiz ilerleyişi, Tony’nin giderek daha fazla içki ve uyuşturucuya yönelmesiyle paralel ilerler. Bu bağımlılıklar, Tony’nin Barrett’a olan teslimiyetini daha da pekiştirir.
Filmin sonunda, roller tamamen değişmiştir. Barrett artık evin gerçek efendisidir; Tony ise hem fiziksel hem de psikolojik olarak çökmüş, neredeyse Barrett’ın bir uzantısı haline gelmiştir. Bu dönüşüm, seyirciye sadece bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda toplumsal bir eleştiri sunar: statü ve güç, göründüğü kadar sabit değildir; manipülasyon ve bağımlılık, en sağlam yapıları bile yerinden oynatabilir.


Bahar Tezcan, “Duygusal Oyunlar – Duygusal Manipülasyonları Anlamak ve Yönetmek” adlı kitabında, duygusal manipülasyon tekniklerini üç ana başlıkta inceliyor: Love Bombing (Aşk Bombardımanı), Gaslighting ve Ghosting.

Yazar, (The Servant filminde bolca kullanıldığını düşündüğüm) Aşk Bombardımanının, üç aşamadan oluştuğunu yazıyor: Yüceltme, Değersizleştirme, İhraç.

Bahar Tezcan’a göre, aşk bombardımanında söz konusu olan, gerçek aşktan farklı olarak, manipülatörün kendi çıkarlarını ve emellerini diretebilmek için mümkün bir mecra olarak sizi bulmuş olmasıdır.

Kurban olarak seçilen kişi, ya duygusal açlık içindedir, ya da yüceltilme ihtiyacı içinde bir narsisistik yapıya sahip bir öznedir.

Kitaptan bazı bölümleri aşağıda aktarıyorum:

“Açılış tüm ihtişamıyla gerçekleşir. Adeta bir ustalık eseri sahneye konmaktadır. Tanımlamasını, filmin sürpriz sonunu açık edip, gizemini bozacak şekilde yaparsak şöyle başlayabiliriz: ‘Bir kişinin narsistik yapı zeminindeki özdeğerini, özsaygısını ve özsevgisini iyileştirmek için, başkasının hayatında, gücü ve kontrolü elegeçirme amaçlı…”. … Tanımlamaya şöyle devam edebiliriz: ‘Bir aşk hikayesinde olabilecek tüm belirtilerin ve daha fazlasının, partnerin üzerine boca edercesine yoğun bir şekilde döküldüğü, çok hızlı başlangıçlı, döngüsel süreçlerle ilerleyen ve muhakkak bitmeye mahkum bir aşk ilişkisi biçimi, tünelden çıkamayacak bir hız trenindeki yolculuktur.’”

“Partnerinin ailesinin, arkadaşlarının tüm hikayelerine, kariyerinin, ilgi alanlaının tüm detaylarına hakim olurken her alanda destek olmaya da gayret eder.”

“Aşk bombardımanında kontrol uygulayıcıdadır. Etken konumunu sabit tutarken, diğerinin arzularını ön plana alıyormuş gibi davranırken, pek çok durumda nihai kararı verecek olan kenisidir. Manipülasyonun sırrı burada gizlidir. Yönetirken, yönetiliyor gibi davranmak.”

(Yüceltme Dönemi)

Sizi o kadar sevilesi, değerli, kusursuz, yüce olduğunuza inandırır ki siz bile kendinize hayran kalabilirsiniz. Zaten bu basamağın temelinde hayranlık üzerinden ilişki kurma esastır.

(Değersizleştirme Dönemi)

“Ama genelde aşk bombardımanının inişe geçme aşamasında gördüğümüz durum, kişinin fetih geçekleştikten ve karşı tarafı kendine bağımlı kıldıktan sonra kontrolü ele geçirmiş olmasından ötürü artık partnerini yüceltmeye gerek duymamasındandır.

Manipülatör, sizi tam olarak ele geçirdiğini anladığında istismarcı birine dönüşecek, iplerinizi eline alacaktır.”

“İlişkinin bu döneminde bir yandan da yalnızlaştırılır, aile, arkadaş gibi sosyal destek sisteminden uzaklaştırılırsınız. Yalnızken onun gücü ve kontrolü altında daha uslu duracağınızı, desteksiz olduğunuzda fikirlerinizi savunamayıp, onay alamayacağınızı bildiği için bu yolu izlemiştir.”

(İhraç Dönemi)

İlişki bir şekilde bu döneme mutlaka uğrar. Bir köşeye atıldığınız, gözden çıkarıldığınız hatta ilişkiden kovulduğunuz zamanlar gelir. Manipülatörün sizden kurtulmaya çalıştığı aşikardır.”


Şimdi filme gelelim. Ve şu sorunun cevabını arayalım: Uşak efendisini nasıl ele geçirmiş, sonra alt etmiş, sonra da oyundan çıkarmıştır?

Burada, hem psikolojik, hem sınıfsal, hem de cinsel katmanlarda geçen bir iktidar oyununu gözleyebiliriz.

(Bu kısmı yazarken, Microsoft’un yapay zeka aracı Copilot’la olan söyleşimizden yararlandım.)

1. Yüceltme (Idealizasyon)

Barrett, işe ilk başladığında tam anlamıyla “mükemmel uşak” rolünü oynar. Sessiz, saygılı, becerikli ve Tony’nin ihtiyaçlarını önceden sezen bir figürdür. Bu aşamada:

  • Tony, Barrett’a güvenmeye başlar; onu yalnızca bir hizmetkâr değil, neredeyse bir dost gibi görür.
  • Barrett, Tony’nin hayatını kolaylaştırarak onun zayıflıklarını gözlemlemeye başlar: alkol, yalnızlık, duygusal kırılganlık.
  • Vera’nın Barrett tarafından Tony’ye “sunulması”, yüceltmenin zirvesidir—Tony’ye arzu nesnesi verilir, böylece Barrett onun duygusal dünyasına da sızar.

Bu aşama, Tony’nin Barrett’a bağımlı hale gelmesini sağlar. Tıpkı aşk bombardımanında olduğu gibi, kurban kendini özel ve değerli hisseder.

2. Değersizleştirme (Devaluation)

Barrett, Tony’nin zaaflarını kullanarak onu yavaş yavaş aşağılamaya başlar. Bu süreçte:

  • Barrett’ın davranışları daha küstah ve sınır ihlalcisi olur; Tony ise buna karşı koyamaz.
  • Vera’nın Tony ile olan ilişkisi, utanç ve suçlulukla örülür. Bu, Tony’nin kendine olan saygısını sarsar.
  • Barrett, Tony’nin kız arkadaşı Susan’ı uzaklaştırarak onun sosyal çevresini daraltır—tıpkı manipülatif ilişkilerdeki izolasyon stratejisi gibi.

Bu aşamada Tony, hem sosyal hem psikolojik olarak Barrett’a bağımlı hale gelir. Değersizleştirme, Tony’nin kimliğini çözmeye başlar.

3. İhraç / Oyundan Çıkarma (Discard)

Filmin sonlarına doğru, Barrett artık Tony’yi tamamen kontrol altına almıştır. Tony, evin içinde adeta Barrett’ın uşağına dönüşür. Bu aşamada:

  • Barrett, Tony’yi duygusal olarak terk etmez ama onu “oyundan çıkarır”—yani efendi rolünden ihraç eder.
  • Tony’nin kişiliği çözülür; artık kendi kararlarını veremeyen, pasif bir figür haline gelir.
  • Barrett’ın evdeki hâkimiyeti, Tony’nin ihraç edildiği yeni bir düzenin göstergesidir.

Bu, klasik “discard” aşamasının bir varyantıdır: kurban tamamen kontrol altına alınır ve artık bir tehdit oluşturmadığı için duygusal olarak terk edilir.

Tony, zayıf kişiliğinin yanı sıra, başka bir nedenle de düşmeye mahkumdur: Onun düşüşü, İngiliz aristokrasisinin çözülüşünü temsil etmektedir.


Bir de, başlangıçta verdiğim kavram haritasındaki bir başka temaya değinmek istiyorum.

Filmde, iki erkeğin yakınlığına ilişkin birkaç sahne mevcut. Bunlardan en belirgini, sona yaklaşırken izlediğimiz saklambaç sahnesi.

Tony banyoda perdenin arkasında saklanırken, Barrett onu aramaktadır. Ve birkaç kere, “Utanılacak bir sır saklıyorsun,” der. Barrett yaklaştıkça, Tony korkudan titremektedir.

Bu sahne, çocukça bir oyun gibi görünse de aslında güç ilişkilerinin ters yüz edildiği bir metafordur. Barrett’ın efendisini bulması, onun üzerindeki psikolojik ve sosyal zaferini simgeler. Bu sahnede kullanılan dil ve atmosfer, bastırılmış arzuların ve toplumsal rollerin çözülüşünün görsel bir anlatımıdır.


Peki Barrett’in nasıl bir kişilik yapılanması vardır? Ya da, bu oyuna neden girişmiştir?

Cevap yine Bahar Tezcan’dan:

Duygusal manipülasyon uygulayıcılarının kişilik yapılanmaları birbirinden farklı olabilir ancak aşk bombardımanı yönteminin kullanıcıları çoğunlukla narsistik kişilerdir. Narsistik özelliklere sahip kişi kendine yaraşır biçimde, çarpıcı bir etkilemeyle başlayabilmek adına tüm kaynaklarını görkemli bir fetih için seferber eder. Peki, özünde de tam olarak böyle zengin bir kendilik saygısına ve özdeğere mi sahiptir? Narsistik yapılanmaların dış kabuğunda görülen bu görkem elbette gerçek kendiliğini yansıtmaz. Bu davranış tamamen bir savunma mekanizması olup bir yandan gösterisine hizmet ederken bir yandan da kendinin dahi kabul edemediği zayıf yönlerini, sınırlılıklarını, düşük özgüvenini saklamaya yarar. ‘Çok olan azdır’ betimlemesi tam da buraya uyacak bir söylemdir. Kişi kendini abartılı bir şekilde sunup büyük vaatler veriyorsa, içindeki karanlık duygusal mağaraları kapatmaya çalışıyordur. Sıradanlığı bir doğallık ve otantik olma biçiminde yaşamak yerine, aşağılanma olarak görmektedir.”

Tony’nin yapısı da, buna karşılık gelmektedir. Öyle olmasa, oyun kurulamazdı.

“Kişinin duygusal boşluğu ne kadar fazlaysa, o kadar daha fazla ilgiye, yüceltilmeye ihtiyaç duyar, o açlığı kapatabilmek için oburca bir beslenmeye alet olur.

Bir de başka bir grup vardır ki böyle büyük sevgi gösterilerine layık olduğunu düşünen, sıradan davranılmasına tahammül edemeyen, kendini herkesten daha fazlasını hak eden biri olarak gören, ihtişama aşık, görkemli ilgileri sevgi zanneden ve asla daha azıyla yetinemeyecek olan yani narsist özelliklere sahip birisi de ona uygulanan bu bombalardan etkilenecek ve gözü kamaşacaktır. Ancak bu bir çıkmaz sokak hikayesidir. Bir narsist bir narsisti seçmiştir ve iki narsist bir ipte oynamayacaktır. Bitmeye hatta etrafı yakıp kül etmeye yatkın bir ilişki, bir alev topu bombanın ta kendisi olup çıkmıştır.”


Filmi izlemenizi ve metin içinde geçen kitaplara bir göz gezdirmenizi öneririm. Özellikle, duygusal manipülasyon konusuyla ilgilenenler için, Bahar Tezcan’ın kitabı önemli bir kaynak.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

Yorum bırakın