Can sıkıntısı bütün kötülüklerin köküdür – kişinin kendisi olmayı umutsuzca reddetmesidir.
Soren Kierkegaard
Bu yazıda, yukarıdaki sorulara, Erich Fromm’un verdiği cevabı inceleyeceğim. Bu konudaki pek çok ipucu Fromm’un bütün kitaplarına dağılmış ve yayılmış olmakla birlikte, sorunla özel olarak ilgilendiği yer, önceki yazılarımda da yararlandığım “İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri – Şiddet ve Saldırganlık Üzerine Bir İnceleme” adlı kitabı.

Önce şunu belirtmek gerekir: Fromm, insanın modern sanayi toplumundaki konumunun, geniş anlamda, varoluşsal bir sıkıntı yaratacağı konusunda çok açık ve nettir.
“İnsan, içinde kendine ait bir yer kapladığı ve başkalarıyla olan ilişkilerinin nispeten istikrarlı durumda bulunduğu, genel kabul gören değerler ve fikirlerle desteklendiği bir toplumsal sisteme gereksinim duyar. Modern sanayi toplumunda meydana gelen gelişme, geleneklerin, ortak değerlerin ve başkalarıyla olan gerçekten toplumsal nitelikli kişisel bağların büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Modern kitle insanı, bir kalabalığın parçası olsa bile, yalıtılmış ve yalnızdır; başkalarıyla paylaşabileceği hiçbir inancı yoktur; iletişim araçlarından edindiği yalnızca sloganlar ve ideolojilerdir. Bu insan, çoğu kez aynı zamanda uzlaşmaz nitelikte de olsa, yalnız ortak çıkarların ve cüzdan bağının bir arada tuttuğu bir atom (“birey” = bölünmez’in Yunanca karşılığı) haline gelmiştir.”

Bu durum, geleneksel “topluluk” ile gerçekten toplumsal bütün bağların ortadan kalktığı “çağdaş toplum” arasındaki farkla ilgilidir.
Genel çerçeveden özele geçtiğinde, “insanın varoluşsal gereksinmeleri ve çeşitli karakter-kökenli tutkular” başlığı altında şunları belirtir:

Can sıkıntısı, özel olarak, listenin sonundaki “Heyecanlanma ve Uyarılma” başlığı ile ilişkilidir.
Organizmanın, bu arada özellikle sinir sisteminin, “idman yapma” ihtiyacı, pek çok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Düş görme olgusu da, bu çerçevede, beynin sürekli uyarılma gereksinimi ile ilişkilendirilmektedir.
Beynin uyarılma ve etkin olma ihtiyacı ile ilgili olarak dile getirilen bir diğer kanıt, organizmanın bu kısmının, vücut ağırlığının sadece yüzde 2’sini oluştururken, toplam oksijen alımının yüzde 20 gibi bir oranını kullanıyor olmasıdır.
Aynı zamanda, bebeklik döneminde yeterli uyaranla karşılaşmama durumunda, insanlarda, “duygusal ve toplumsal ilişkilerde, dilde, soyut düşünme yeteneğinde ve içsel denetimde kusurlar” meydana gelmektedir.
Bu ihtiyacı, Fromm, şöyle dile getirmektedir:
“Günlük yaşamla ilgili gözlemlerin ortaya koyduğuna göre, gerek insan organizması, gerekse hayvan organizması, tıpkı belli bir en az dinlenme düzeyine gereksinme duydukları gibi, belli bir en az düzeyde heyecanlanma ve uyarılmaya da gereksinme duyarlar. İnsanların heyecanlanmaya büyük bir istekle karşılık verdiklerini ve heyecan aradıklarını görürüz. Heyecan üreten uyaranların sayısı sonsuzdur, insanlar ve kültürler arasındaki fark, yalnızca ana heyecan uyaranlarının büründüğü biçimde yatar.”
Buraya kadar organizma için “uyaran”ların önemini belirten Fromm, buradan itibaren, yeni bir ayrım yapar. Uyaranları, “basit” uyaranlar ve “harekete geçirici” uyaranlar olarak ikiye ayırır. Yaptığı analizin özel ve kendine özgü niteliği, buradan itibaren başlar. Can sıkıntısı da, ancak bu ayrımla daha anlaşılır hale gelir. Aşağıdaki tabloda, bu ayrıma ilişkin bilgiler verilmiştir. Her ikili grupta, vurgulanmış (ilk) metin “basit” uyaranlarla (BU), ikinci ve vurgulanmamış metin ise “harekete geçirici” uyaranlarla (HGU) ilişkilidir.
| Harekete geçirici unsur | BU | Yaşama yönelik tehdit, açlık, seks gibi başka fizyolojik ihtiyaçlar. |
| HGU | Roman, şiir, manzara, müzik ya da sevilen bir kişi. | |
| Tepki | BU | Kaçmak, saldırmak, cinsel yönden uyarılmış hale gelmek. |
| HGU | Etkin ve duygusal biçimde onlarla aranızda bir bağ kurarak, etkin biçimde ilgi duyarak, ‘nesne’nizdeki yepyeni yönleri görüp keşfederek, daha çok uyanarak ve daha çok ayırdına varark karşılık vermek. | |
| Sonuç | BU | Basit uyaran bir dürtü üretir. Kişi bu uyaran tarafından yönlendirilir. |
| HGU | Harekete geçirici uyaran bir uğraşla sonuçlanır. Kişi bir erek için etkin biçimde uğraş verir. | |
| Yinelenme ihtiyacı | BU | Belli bir eşiğin ötesinde yinelenirlerse artık kaydedilmezler ve uyarıcı etkilerini yitirirler. Sürekli uyarılma, ya uyaranın yoğunluğunun artmasını ya da içeriğinin değişmesini gerektirir: belli bir yenilik öğesi gereklidir. |
| HGU | ‘Aynı’ kalmazlar; bunlara verilen üretken karşılıktan dolayı, her zaman yenidirler, her zaman değişkendirler: uyarılan kişi uyaranlara canlılık kazandırır ve her zaman bunlardaki yeni yönleri keşfederek onları değiştirir. | |
| Uyaran – Karşılık İlişkisi | BU | Tek-yanlı, mekanik. U —> K |
| HGU | Karşılıklı. U < — > K | |
| Etki | BU | Ucuz bir romanı ikinci kez okumak sıkıcıdır ve insanın uykusunu getirir. |
| HGU | Bir Yunan tiyatro yapıtı, Goethe’den bir şiir, Kafka’dan bir roman, Paracelsus’dan bir deneme, Spinoza’nın yazıları. Bu uyaranlar her zaman canlıdır; bunlar okuyucuyu/izleyiciyi uyandırır ve bilinçliliğini artırır. | |
| Öğrenme | BU | Koşullanmanın aracılık ettiği salt bir bilgi edinme. Burada kişinin övgüye, güvenliğe, başarıya vb. duyduğu gereksinmenin yarattığı uyarım kişi üzerinde etkide bulunur. |
| HGU | Olguların yüzeyinden kökenlerine, aldatıcı ideolojilerden gerçeklere inmek, böylece de hakikate yaklaşmak. Bu türdeki öğrenme coşku verici etkin bir süreçtir ve insan gelişmesinin bir koşuludur. | |
| Doyum | BU | Kişi, boşalma, heyecan doyumunun bir bileşimini yaşar. Doyuma ulaştığı zaman, bu onun için yeterlidir. |
| HGU | Bu uyarılma türünde uyarılmanın bir doyum noktası yoktur; hiçbir zaman kişide, yeterince doyuma ulaştığı duygusu uyandırmaz. | |
| Yasa | BU | Bir uyaran ne denli edilgenleştiriciyse, yoğunluğunun ve / ya da türünün de o denli sık değiştirilmesi gerekir. |
| HGU | Uyaran ne denli harekete geçiriciyse, uyarıcı niteliğini de o denli uzun süre korur ve yoğunlukta ve içerikte değişiklik yapmayı o denli az gerektirir. |
Bu ayrımı belirttikten sonra Fromm, çağdaş yaşama yönelik eleştirilerde bulunur:
“Sanayi toplumlarındaki çağdaş yaşam, hemen hemen bütünüyle böylesi basit uyaranlarla işlerliğini sürdürür. Uyarılanlar, cinsel arzu, açgözlülük, sadistlik, yıkıcılık, özseverlik gibi dürtülerdir; filmler, televizyon, radyo, gazeteler, dergiler ve meta pazarı bu uyaranlara aracılık eder. Genelde, reklamcılık, toplumsal olarak üretilen arzuların uyarılmasına dayanır. Mekanizma her zaman aynıdır: basit uyarılma -> dolaysız ve edilgen karşılık. Etkisiz hale gelmemeleri için, uyaranların sürekli olarak değiştirilmeleri gereğinin nedeni burada yatar. Bugün heyecanlandırıcı olan bir araba, bir-iki yıl içinde sıkıcı hale gelecektir; bu yüzden, heyecanlanma arayışı içinde arabanın değiştirilmesi gerekir. Birisinin iyi bildiği bir yer otomatik olarak sıkıcı duruma gelir; bu yüzden heyecan, ancak bir tek yolculukta elden geldiği kadar çok sayıda farklı yer gezilip görülerek elde edilebilir.”

Basit uyaranlar arasına bugün, sosyal medyayı, kısa video izleme pratiğini, bilgisayar ve akıllı telefon oyunlarını da eklemek mümkündür.
Erich Fromm, buradan, can sıkıntısına geçer. Bu konuda, üç tip kişiyi birbirinden ayırmakla başlar:
| 1 | Harekete geçirici uyaranlara üretken biçimde karşılık verme yeteneğine sahip kişi sıkıntılı değildir. |
| 2 | Durmadan değişen, ‘apaçık’ uyaranlara sürekli gereksinme duyan kişi süreğen biçimde sıkıntılıdır ama can sıkıntısını ödünlediği için, bunun ayırdında değildir. |
| 3 | Herhangi bir normal (basit ya da harekete geçirici) uyarılma türüyle heyecan elde etme girişiminde başarılı olamayan kişi, çok hasta bir bireydir. Bu durumda, can sıkıntısı ödünlenemez. |
Ek olarak, 2. ve 3. tipler için şunu söyler: “Her iki can sıkıntısı tipinde de kişi üretkenlikten yoksundur; ikinci tipte kişi, uygun uyaranlarla -nedenini değilse bile- belirtiyi iyileştirebilir; üçüncü tipte belirti bile iyileştirilemez.”
Birinci tipteki kişiler, yani, “harekete geçirici uyaranlar”a üretken biçimde karşılık verme yeteneğine sahip olanlar için can sıkıntısı söz konusu değildir. Günümüz toplumunda bunlara çok az rastlanır. Büyük çoğunluk ise ikinci gruptadır. Bunlar, yetersiz içsel üretkenlikten muzdariptir ve durmaksızın değişen, “harekete geçirici” değil “basit” uyaranlar ararlar. Bunları bulamadıkça, can sıkıntısı yaşarlar.
Bu durum, yani ikinci tipteki can sıkıntısı, günümüz toplumunda hastalıklı sayılmamaktadır. Bunun nedeni de, toplumun büyük çoğunluğu bu şekilde yaşadığı için, bunun “normal” hale gelmiş olmasıdır.
İnsanlar bunu fark etmez, can sıkıntısını, belli rutinlerle ödünlemeye çalışırlar. Çalışma, günün sekiz saatini alır. Sonrasında ise, pek çok ödünleyici etkinlik devreye girer: İçki içmek, televizyon izlemek, toplantılara gitmek, uyuşturucular, sosyal medya, vs.

“En sonunda da uykuya duydukları doğal gereksinme ağır basar ve herhangi bir anda can sıkıntısı bilinçli olarak algılanmamışsa gün başarıyla sona erer. Günümüz insanının ana ereklerinden birinin ‘can sıkıntısından kaçmak’ olduğu söylenebilir.”
Fromm, sanayi toplumunda can sıkıntısı sorununu, boş zamanın artırılmasıyla da çözmenin mümkün olmadığı görüşündedir. Ona göre, bizzat boş zamanı da sanayi tüketimi yönetmektedir ve boş zaman aslında çalışma kadar sıkıcıdır.
Üretken kişi, “harekete geçirici” uyaranlarla uğraşır. Burada can sıkıntısı alt edilmez, çünkü hiç var olmamıştır. Bu tipteki kişiler can sıkıntısı yaşamaz ve uygun uyaranları kolayca bulurlar. Üretken olmayan, edilgen kişiler ise, can sıkıntısı “basit” uyaranlar tarafından açık haliyle ortadan kalktığında bile “sıkkın” olarak kalır.
“Bu niçin böyledir? Göründüğü kadarıyla bunun nedeni, can sıkıntısından yüzeysel olarak kurtuluşta kişinin, özellikle de derinlerdeki duygusunun, imgeleminin, usunun, kısacası bütün temel olanaklarının ve ruhsal gizilgüçlerinin dokunulmadan kalmasında; bunlara yaşam kazandırılmamasında yatar. Can sıkıntısını ödünleyici araçlar, hiçbir besleyici değeri olmayan bir yığın yiyecek gibidir. Kişi, daha derin bir düzeyde kendini ‘boş’ ve uyanmamış hissetmeye devam eder. Bu rahatsızlık verici duyguyu anlık heyecanla, ‘ürperti’yle, ‘eğlenti’yle, içkiyle ve cinsel etkinlikle ‘uyuşturur’ ama bilincinde olmadan sıkılmaya devam eder.”
Can sıkıntısından (patolojik durumlardan kaynaklananlardan değil, yukarıda belirtildiği hallerinden) kaçınmanın yolu, sıkıntıyı ödünlemeye ve unutmaya yönelik araçlardansa, “harekete geçirici” uyaranlara yönelmekten geçmektedir bu durumda.
Ancak, şunun hatırlatılması gerekir: Önemli olan tek şey uyaran değildir. Uyarılan’ın da belli özelliklere sahip olması gerekir. “Kendi korkusundan, ketlemesinden, tembelliğinden, edilgenliğinden dolayı karşılık verme yeteneğinden yoksun olan birisi karşısında, en uyarıcı şiir ya da kişi bile kesin başarısızlığa uğrayacaktır. Harekete geçirici uyaranın bir etki yaratabilmesi için ‘ulaşılabilir’ -eğitimli olma anlamında değil, insanca karşılık verme anlamında ulaşılabilir- bir uyarılana gerek vardır.”
Yayınladığım yazıları beğeniyor, onlardan haberdar olmayı ve yazıların size e-posta ile gelmesini istiyorsanız, lütfen aşağıdaki Abone ol düğmesini tıklayarak abone olun. E-posta adresinize gelen mesajdaki onay bağlantısına tıklamayı da unutmayın. Abonelik işleminiz ancak böyle tamamlanmış olacaktır.
Görüşmek üzere.

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et