Bu bölümle birlikte, bu yazı serisini tamamlamış oluyorum.
Diğer yazılarım kadar çekici/eğlenceli olmadığını tahmin ediyorum.
Ancak gelen yorumlar, destekleyici etkiye sahip oldu.
Daha önceki bölümlerde, Erich Fromm‘un yazdıklarından beslenerek, saldırganlık konusunun önce felsefi, sonra da psikolojik boyutlarını aktarmış oldum.
Fromm sorunun çözümünü, büyük toplumsal yapı dönüşümlerinde görüyordu.
Daha mikro çerçevede, bugünden yarına uygulanabilecek öneriler ise, bu yazının konusu olacak.
Bu bölümde, kaynağımız bir sosyal psikoloji ders kitabı olacak.

Kitap, Aronson – Wilson – Akert’in Sosyal Psikoloji adlı kitabı. Çevirisi Kaknüs Yayınları’ndan çıkmış.
Bundan sonra yapacağım aktarmalar, tümüyle bu kitaptan.
Saldırganlık: Tanım ve Ayrım
Saldırganlık “fiziksel ya da psikolojik acı vermeyi amaçlayan davranışlar” olarak tanımlanıyor. Yani, kavram fiziksel acıyla sınırlanmıyor. Bir diğer önemli konu, saldırgan davranışta, “amaçlılık” unsurunun olması.
Bu “amaçlılık” unsuru, aynı zamanda, iki saldırganlık türünü birbirinden ayırmaya da yarıyor. Amaçlılık varsa, “düşmanca saldırganlık” söz konusu iken, bu unsurun yokluğunda, “araçsal saldırganlık”tan söz ediliyor.

Bu ayrım, kitapta şöyle bir örnekle veriliyor:
“Bir futbol maçında savunma oyuncusu genellikle rakibini sindirmek ve topu çalmak için elinden geleni yapar. Topu kapıp takım arkadaşına aktarmaya yarayacaksa bunun için, genellikle kasten, rakibinin canını da yakabilir. Bu, araçsal saldırganlıktır. Buna karşılık, rakibinin sportmenlik dışı hareketler yapacağını düşünüyorsa sinirlenip, oyuna bir katkısı olmayacağını bile bile, özellikle rakibinin canını yakmak için bir hamle yapabilir. Bu da düşmanca saldırganlıktır.”
Saldırganlık: Bir Seçim
Araştırmalar, güçlü evrimsel kökenleri olsa da, saldırganlığın, en sonunda, seçime bağlı bir strateji olduğunu ortaya koymakta.
Konunun “evrimsel” yönü, saldırganlığın hayatta kalma açısından önemli olduğu ve bu yüzden korunduğu anlamına geliyor.
Ancak bir de, işin sosyal yönü var. İçinde bulunulan sosyal bağlam, organizmanın çıkarları için gerekli kıldığında, saldırganlığı engelleme mekanizmaları devreye giriyor.
Bu ikili yapı, saldırganlığın, “seçime bağlı bir strateji” olması anlamına geliyor.

Yani hayvan, mecbur kaldığında, saldırganlığını baskılıyor. Bunu, sosyal bağlam mümkün hale getiriyor. İnsanlarda sosyal bağlamın daha belirleyici ve kapsayıcı olması, onda bu mekanizmanın daha güçlü olmasını sağlıyor.
Cinsiyet ve Saldırganlık
Yapılan araştırmalar, “erkek çocuklar arasında ‘oyun dışı’ itiş kakış ve birbirine vurmanın çok daha sık yaşandığı”nı gösteriyor.
Ancak, bunlar açık saldırganlık davranışlarıdır ve kız çocuklarda bunun daha az görülmesi, onların saldırganlıktan bağışık oldukları anlamına gelmiyor. Yazarlar bu konuda şöyle diyor: “kız çocuklar saldırgan duygularını daha üstü kapalı bir şekilde, örneğin dedikodu yaparak, birbirlerini çekiştirerek ve hedefteki kişi hakkında yalan söylentiler yayarak dışa vururlar.”
Yazarların üzerinde durdukları bir ayrım, işlenen suçların niteliğiyle ilgili. Şiddet içerikli suçlar (cinayet, müessir fiil) nedeniyle tutuklananlar genellikle erkekler olurken, kadınlar ise daha çok mülkiyetle ilgili suçlardan (sahtecilik, dolandırıcılık, hırsızlık) tutuklanıyor.
Hal böyle olmakla birlikte, fiilen kışkırtıldıklarında, kadınlar ve erkekler arasındaki farklar çok daha azalıyor.
Engellenme ve Saldırganlık

Engellenme, saldırganlığın ana nedenlerinden birisi olarak belirtiliyor. “Engellenme, birisi ulaşmak istediği bir hedefe ya da doyuma giden yolda engellendiğinde ortaya çıkar.”
Engellenme her zaman, doğrudan bir sonuç olarak saldırganlığa yol açmasa da, saldırganlık eğilimini artıran faktörlerden birisi olarak görülüyor.
Bir hedefe ulaşmak üzereyken, engellenme durumu, hedefe ne kadar yakınsanız o kadar şiddetli etki gösteriyor.
Engellenmenin “beklenmedik” olma niteliği de saldırganlık düzeyini yükseltiyor.
Kendisinin dünya nimetleri ve verili koşullardan “daha fazlasını” hakettiğine inanmak, engellenmenin etkisini artırıyor. Yani, engellenme duygusu, tabandakilerden çok, daha ayrıcalıklılar arasında yaşanıyor.
Kışkırtılma ve Karşılık Verme

Bir başkasının saldırgan davranışı ile kışkırtılan kişi, karşılık verme gereksinimi duyuyor. Bu da, saldırganlığın önemli etkenlerinden birisi olarak görülüyor.
Kışkırtmanın kasıtlı olmaması ve bir de, hafifletici nedenlerin varlığı, saldırgan tepkiyi azaltan faktörlerden oluyor. Elbette, bu koşulların/durumların farkına varmak şartıyla.
TV, Filmler
Yazarlar, sosyal psikolog Leonard Elron’un bir bulgusunu paylaşıyor. Elron’un 2001 tarihli çalışmasına göre, Amerika’da, ortalama bir çocuk ilkokulu bitirene kadar TV’de 8000 cinayete ve 100.000’in üzerinde farklı şiddet eylemine tanık oluyor. Bir başka çalışmaya göre ise, “belirli bir yıl içerisinde TV’de görülen şiddet olaylarının % 40 kadarı çocuklara kahraman ya da buna benzer çekici rol modelleri olarak gelen karakterler tarafından” başlatılıyor.

TV’de izlenen şiddet içerikli programlar, araştırmalara göre, izleyicinin sonraki saldırgan davranışı ile büyük ölçüde korelasyon göstermektedir. Yaşla birlikte bu etki artmaktadır.
Yine araştırmalar, saldırganlık yönelimi olmayan çocukların bile, uzun süre bu filmlere maruz kaldıklarında, daha saldırgan olabildiğini ortaya koyuyor.
Bu etkiler, çocuklarla sınırlı kalmıyor. Yetişkinler de bundan nasibini alıyor. “David Phillips ABD’deki günlük cinayet oranlarını incelemiş veağır siklet boks maçını takip eden haftada bu oranın hemen her zaman yükseldiğini bulmuştur.”
TV’deki şiddetin, aynı zamanda, insanların gerçek hayatta saldırganlığa verdikleri tepkilerde hissizleşmeye de yol açtığı saptanmış.
Saldırganlık ve Ceza
Saldırganlık ve ceza ilişkisi, çocuklar ve yetişkinler için iki ayrı başlıkta ele alınıyor.
“Bir yasağı çiğnemeyi görece şiddetli bir şekilde cezalandırma tehdidinin, çocuk üzerinde yasağı çiğnemeyi daha az çekici hale getiren bir etkisi olmadığı görülmüştür. Öte yandan, sadece çocuğun istenmeyen etkinliği yapmaktan bir süre için vazgeçmesine yetecek kadar güçlü olan hafif cezalandırma tehdidi, çocuğun kendini kısıtlamasını mazur göstermesine ve dolayısıyla davranışın ona daha az çekici görünmesine yol açar.”

Araştırmalar, özellikle laboratuvar deneyleri, yetişkinlerdeki suç davranışına yönelik cezanın etkisi üzerine de bir şeyler söylüyor. “Laboratuvar deneyleri cezanın gerçekten de caydırıcı olabileceğini gösteriyor, ancak bunun için iki ‘ideal koşulun’ oluşması gerekiyor: Ceza çabuk ve kesin olmalı. Şiddetin uygulanmasından hemen sonra verilmeli ve kaçınılmaz olmalı.” Mevcut hukuk sistemlerinin ancak uzun sürede sonuç vermesi, bu koşulları neredeyse geçersiz hale getiriyor.

İletişim ve Sorun Çözme Becerileri
Çocuklarla yapılan deneylerde, sorunları şiddet içermeyen yapıcı yollarla çözme seçeneklerinin öğretildiği çocuklarda, şiddete ve saldırganlığa başvurma eğiliminin azaldığı saptanmış.
Yazarlar, bir çözüm önerisi olarak, şunu dile getiriyor:
“O zaman, şiddeti azaltmanın yollarından biri insanlara öfke ve eleştiriyi yapıcı bir şekilde ifade etme, anlaşmazlık baş gösterdiğinde nasıl uzlaşılıp karşılıklı ödünler verileceği gibi teknikler ile başkalarının gereksinim ve isteklerine daha duyarlı olmanın yollarını öğretmektir.”
Bir diğer bulgu ise, insanların, karşılarındakine, onun koşullarına empati duyduklarında, saldırgan davranıştan daha uzak durdukları olmuş. Buradan çıkan öneri ise, empatiyi artırmaya yönelik programlar düzenlenmesi şeklinde.
Bu yazı dizisini de böylece bitirmiş oldum. Bu konuda sizlerden gelen talepler beni böyle bir konuyu yazmaya yöneltti. Elimden geldiğince sağlam ve iyi kaynaklara başvurdum.
Yayınladığım yazıları beğeniyor, onlardan haberdar olmayı ve yazıların size e-posta ile gelmesini istiyorsanız, lütfen aşağıdaki Abone ol düğmesini tıklayarak abone olun. E-posta adresinize gelen mesajdaki onay bağlantısına tıklamayı da unutmayın. Abonelik işleminiz ancak böyle tamamlanmış olacaktır.
Görüşmek üzere.

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et