“Yaratamayan insan yok etmek ister.”
Erich Fromm
İkinci Büyük Savaş’ın bitiminden sonra, yani 1946’dan beri, büyük bir savaş yaşamadık. Ama özellikle son yıllarda, dünyanın her bir yanında çatışmalar eksik olmadı. Aşağıdaki grafik, 1816-2007 arasında dünyadaki savaşların sayısını gösteriyor.

Kaynak: https://ourworldindata.org/war-and-peace
Eksik olmayan diğer durumlar da, artık günlük hayatımızın içine kadar giren şiddet ve saldırganlık.
İnsan aklı, gündelik sorunlardan biraz sıyrılıp da sorgulamaya/derin düşünmeye başlayınca, şu sorunun yanıtını aramadan edemiyor: Bunların nedeni ne? Tarih hep savaş ve şiddetle mi doluydu? Bundan sonrası da böyle mi olacak? Çözüm nerede?
Erich Fromm, 1900-1980 yılları arasında yaşadı, iki büyük savaşı da gördü. Gördükleri, döneminin pek çok düşünürü/aydını gibi, onu bu sorunlar üzerinde düşünmeye ve üretmeye yöneltti.
Savaş, şiddet, saldırganlık gibi sorunlar üzerinde düşünmek ve yazmak, geniş bir alana hakim olmayı gerektirecek bir etkinlik. Felsefe, psikoloji, sosyoloji ve özellikle sosyal psikoloji bunlardan en başta gelenler. Fromm, kaynaklarda, “psikanalist, sosyolog ve filozof” olarak tarif ediliyor. Bu da benim, böyle bir soruya cevap ararken, kendisinin ürünlerinden yararlanmama neden oldu.
Tüm kitaplarında modern insanın varoluşsal sorunlarıyla uğraştı. Ama özellikle iki kitabını, saldırganlık ve yıkıcılık sorunları hakında yazdı.
Birinci kitabı, 1964 tarihli “Sevginin ve Şiddetin Kaynağı”. Alt başlığı, “İyinin ve Kötünün Arasında İnsan Kalbi”.

Bu yazımda, Erich Fromm’un bu kitabındaki görüşlerini aktaracağım. (Okuduğum nüsha, Say Yayınları 2023 baskısı, Yavuz Alogan çevirisi.) İkinci yazımda, 1973 tarihli “İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri”ni konu edinmeyi ve üçüncü ve son yazımla da bu konuyu tamamlamış olmayı planlıyorum.
Erich Fromm, “Sevginin ve Şiddetin Kaynağı”nda, meseleye daha çok, felsefe düzleminde baktı. İnsanın doğuştan kötü olup olmadığı, insanın değişmez bir doğasının olup olmadığı, eğer böyle bir “doğa” varsa bunun ne olduğu gibi sorulara cevap aradı.
Çöküş Sendromu ve Gelişme Sendromu
Kitabın temel tezi, Önsöz’de de belirtildiği üzere, yaşamda bir çöküş sendromu ve bir de gelişme sendromunun var olduğu yönünde. Hayat sevgisi, bağımsızlık ile narsisizmin üstesinden gelme gelişme sendromuna; ölüm sevgisi (nekrofili), ensest ortak yaşama ve habis narsisizm ise çöküş sendromuna götürmektedir. (Buradaki “ensest” sözcüğü, cinsel çağrışımlarından uzakta, bir yaşam biçimini anlatacak şekilde kullanılmıştır.)
Çöküş sendromu “insanı yıkım için yıkıma, nefret için nefrete yöneltir.”

Şiddet Türleri
Fromm, “şiddet” diye genel bir kavram kullanmanın, sorunla uğraşmayı imkansız kılacağını düşünerek, şiddet biçimlerini birbirinden ayırır.

İntikamcı şiddet için belirleyici olanın, kişinin güçsüz ve sakat olması ya da üretken bir hayat sürmekte olması olduğunu belirtir. Birinci durumda, kişi öz-saygısını onarmak için göze-göz, dişe-diş anlayışıyla öç alacak; ikinci durumda böyle bir ihtiyaç duymayacaktır.
Asıl üzerinde durduğu ve patolojik bir durum olarak gördüğü, “ödünleyici şiddet”tir.
Ödünleyici şiddet kavramıyla, güçsüz bir kişide üretken faaliyetin yerine geçen şiddeti anlatır. Ona göre, “canlı bir varlık üzerinde tam ve mutlak denetim kurma dürtüsü ödünleyici şiddetle yakından ilişkilidir. Bu dürtü, sadizmin özünü oluşturur.”
Sadizmin hedefinin, bir insanı bir nesneye, canlı olanı cansız bir şeye dönüştürmek olduğunu; bunu da, insanın özgürlüğünü kaybetmesine yol açarak gerçekleştiğini belirtir.
Şiddet türleri arasında “patolojik” olarak gördüğü ödünleyici yıkıcılığın tedavisinin, “insandaki yaratıcı potansiyelin, ondaki insani güçleri üretken biçimde kullanma becerisinin geliştirilmesi” olduğunu savunur.
Hayat Sevgisi ile Ölüm Sevgisi
Daha sonra, insanların ve toplumların temel ikilemine değinir. Ona göre, bu ikilem, hayat sevgisi (biyofili) ile ölüm sevgisi (nekrofili) arasındadır.

Ölüm sevgisi, girişte belirttiğimiz, “gerçek kötülüğün özü” denilen, üç farklı yönelim türünden birincisidir. Yazara göre, “aynı zamanda en ağır patoloji ve tehlikeli yıkıcılık ve insanlık dışılığın köküdür”.
Ayrıca, “psikolojik ve ahlaki olarak insanlar arasında, ölüm seven ve hayat seven, yani nekrofil ve biyofil arasında olandan daha temel bir ayrım yoktur”.
Nekrofil kişiliğin özelliklerini şöyle belirtir:
“Nekrofile eğilimli olan kişi canlı olmayan, tamamen ölü olan her şeyi, cesetleri, çürümüş şeyleri, … cazip bulan ve bunlarla büyülenen kişidir.“
“Nekrofil geçmişte yaşar, geleceği asla düşünmez.”
“Zora yönelik tutumu nekrofil için karakteristiktir. Zor, bir insanı bir cesede dönüştürme kapasitesidir.”
Biyofili için ise şunları yazar: “Hayatı sürdürme ve ölüme karşı savaşma eğilimi biyofil yönelimin en temel biçimi ve bütün canlıların ortak özelliğidir. Diğer özellik daha olumludur: canlı olan, bütünleşme ve birleşme eğilimi gösterir; farklı ve zıt varlıklarla kaynaşma ve yapısal bir tarzda gelişme eğilimindedir.”
Biyofili, üretken yönelimiyle ayrışır. “Hayatı tam olarak seven kişi bütün alanlarda yaşama ve gelişme sürecine bağlanır. Eldekini tutmaktan çok yapmayı tercih eder. Merak duyma yeteneği vardır ve yeni bir şey görmeyi eskinin sağladığı güvenlik duygusuna tercih eder.”
Peki bu eğlimler hangi durumlarda gelişmektedir?
Biyofilinin gelişmesi için, çocuğun hayatı seven insanlarla birlikte olması, sıcak, sevgi dolu temas; özgürlük; tehditlerin yokluğu; yaşama sanatında rehberlik; ilgi çekici bir hayat tarzının gerekli olduğunu belirtir.
Nekrofiliye yol açan koşullar ise, nekrofil insanlar arasında büyümek; uyaran yoksunluğu; korku; hayatın sıradanlaşması ve rutinleşmesi; insanlar arasında insani düzenin yerine mekanik düzenin olmasıdır.
Narsisizm
Fromm, narsisizmi tanımlamak için, iki uç örnekten yararlanır: yeni doğanın ilksel narsisizmi ve akıl hastasının narsisizmi. Bu ikisi için de, dış dünya mevcut değildir ve “ben” ile “ben olmayan” arasında ayrım yoktur.
Narsisistik kişinin özellikleri için, şunları belirtiyor: “Bu, bütün öz-tatmin belirtilerini sergileyen bir kişidir; saçmaladığı zaman bile çok önemli bir şey söylüyormuş gibi hissettiği görülür. Başkalarının söylediklerini genellikle dinlemez, hatta ilgilenmez. … Narsisitik kişiyi her türlü eleştiriye duyarlılığıyla da tanıyabiliriz. Bu duyarlılık, eleştirinin doğruluğunu inkar ederek ya da öfke ya da ruhsal çöküntüyle tepki göstererek de ifade edilebilir. … Narsisizmin farklı dışavurumları her ne olursa olsun, dış dünyaya sahici ilginin yokluğu bütün narsisizm türlerinde ortaktır.”
İnsan, olgunlaşma yolculuğu yoluyla, bireysel ve grupsal narsisizmden çıkabilir.
Bunun için önerdiği temel yol, çocukların eğitiminden başlayarak, dar grupların temel alındığı öğretiler yerine, büyük insanlığı çerçeveye oturtan hümanist öğretinin kullanılmasıdır.
Ortak Yaşam (Sembiyoz)
Yazar, insanın, dünyaya geldiği andan itibaren iki eğilim arasında kaldığını söyler: “biri ışığa ulaşmak, diğeri ana rahmine dönmek; biri macera, diğeri kesinlik; biri bağımsızlık riski, diğeri korunma ve bağımlılık.”
Bu çiftlerden ikincilerin egemen olması, kişinin ortak yaşam çözümsüzlüğüne saplanmasıyla sonuçlanır.

Ortak yaşamanın çeşitli dereceleri mevcut olsa da, hepsinde ortak olan unsur şöyle belirtiliyor: “Ortak yaşamaya bağlı olan kişi bağlı olduğu ‘asıl’ kişinin ayrılmaz bir parçasıdır. O kişi olmadan yaşayamaz ve ilişkinin tehdit edilmesi durumunda aşırı kaygı ve korkuya kapılır.”
Sembiyozun sonuçları şunlardır: aklın çarpıtılması (idolün eleştirilmemesi gerekir); tam insan olarak başka bir varlık olma deneyiminin eksikliği; bağımsızlık ve bütünlüğün zarar görmesi.
Bunların bütün biçimlerinden kurtulduğumuz ölçüde tam olarak dünyaya gelir, ilerlemekte özgür olur ve kendimiz oluruz.
İnsan: İyi mi, Kötü mü?
Saldırganlık, şiddet gibi kavramları düşünen kişi, sonunda, daha temel bir soruya gelir dayanır? İnsanın özü nedir? İnsan iyi midir, kötü müdür?

Fromm da son olarak bu noktaya geliyor. Cevabı, bu sorunun, insanın özünün verili bir nitelik ya da töz olarak değil, insan varoluşundaki içsel çelişki olarak tanımlayarak çözülebileceğidir. Yani insanın özü bir töz değil, bir çelişkidir.
Bu çelişkinin kaynağı, insanın içgüdüsel donanımının yetersiz olması ve “farkındalığı”. “Kendisinin, geçmişinin ve geleceğinin, ölümün, küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün farkındadır; başkalarının farkındadır. İnsan, her türlü canlıyı aşar, çünkü kendisinin farkında olan ilk canlıdır.”
“Doğanın parçasıdır ama aynı zamanda onun bir garabetidir; ne doğanın içinde ne de dışındadır. İnsanın öz-farkındalığı onu dünyada ayrı, yalnız ve ürkmüş bir yabancı yapmıştır.”
Bu çelişki ise bir çözüm gerektirmektedir. Bunun iki uç yolu, ilerleyici yanıt ve gerileyici yanıttan oluşmaktadır. İnsan, gerileyerek, doğaya, hayvan hayatına ya da atalarına dönmeyi seçebilir. Ya da, bütün insani güçlerin, kişiliğin tam gelişmesiyle yeni bir uyum bulmaya yönelebilir.
Kötülük (bu kapsamda saldırganlık, yıkıcılık) ise, insani bir fenomen olarak, insanın gerilemeci yanıtı seçmesinin zorunlu bir sonucudur.
Bir sonraki yazıda Erich Fromm’un aynı sorulara dokuz yıl sonra, 1973 yılında verdiği daha ayrıntılı cevabı aktaracağım. Daha sonraki yazımda ise, bu soruların güncel yanıtlarıyla, bunları birleştireceğim
Yayınladığım yazıları beğeniyor, onlardan haberdar olmayı ve yazıların size e-posta ile gelmesini istiyorsanız, lütfen aşağıdaki Abone ol düğmesini tıklayarak abone olun. E-posta adresinize gelen mesajdaki onay bağlantısına tıklamayı da unutmayın. Abonelik işleminiz ancak böyle tamamlanmış olacaktır.
Görüşmek üzere.

kubilayyilmaz1966 için bir cevap yazın Cevabı iptal et