Nasıl Düşünmeli, Nasıl Yaşamalı? – 1

Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir.
Belki de cevap, kendine zarar vermektir.

Dövüş Kulübü

Başlıktaki soru ve buna cevap verme girişimi, fazlaca iddialı bir iş. Ama, yıllardır yayınlanan “kişisel gelişim” kitaplarını düşünürsek, yaptıklarının, bu büyük sorulara cevap verme çabasından başka bir iş olmadığını hatırlarız.

Gençliğimde bu kitaplar benim de hayli ilgimi çekiyordu. Bir dönem Dale Carnegie okudum. Onun hayli ardından, Stephen R. Covey geliyordu (“Yedi Alışkanlık” serisi). Bunlar, günlük yaşamı ve insanlarla ilişkileri düzenlemekte işe yarar bazı teknikler sağlıyor, ancak işin daha geniş çerçevesinde yetersiz kalıyordu.

Daha sonraları, kişisel gelişimle popüler psikoloji arasındaki ve daha çok bunlardan ikincisinin kapsamına giren kitaplara yöneldim. Bunlardan en çok hatırladıklarım, Scott Peck’in “Az Seçilen Yol”u ve ardından da, Engin Geçtan’ın “İnsan Olmak” adlı kitabıydı. Bilimsel psikoloji bilgilerini ülkemiz kültürüyle harmanlayarak çok yararlı eserler veren Üstün Dökmen ve merhum Doğan Cüceloğlu’nu da unutmamak gerekir.

Buradan, özellikle de İnsan Olmak’tan itibaren, popüler psikoloji kitapları ve bilimsel psikoloji kitapları daha çok ilgi alanıma girdi. Freud, Adler, Fromm, Jung okuduğum yazarlardan en önemlileriydi.

Adler, Fromm ve Jung. Bunlar, Freud’un büyük etkisinden ayrılmış, kendi okullarını kurmuş yazar/düşünürler.


Bu yazıda ve bir sonraki yazıda, Alfred Adler’in eserlerinden yola çıkarak yazılmış iki kitaptan söz edeceğim. O yüzden, kendisi hakkında kısa bir bilgiyle başlayalım.

Vereceğim bilgileri, büyük ölçüde “Modern Psikoloji Tarihi” adlı kitaptan alıyorum.

Adler, 1910’larda kendi yaklaşımını (“bireysel psikoloji”) oluşturuyor ve bu yaklaşım, 1920’li yıllarda bütün dünyadan taraftarlar topluyor.

Aşağıdakiler, sözünü ettiğim kitaptan:

Freud davranışı geçmiş yaşantıların etkilediğini vurgularken Adler’in yönelimi geleceğe doğrudur. Kişiliğin ayrı parçalara bölünmesi Freud’un teorisinin temel bir özelliğidir. Adler’in yaklaşımı ise kişiliğin birliği üzerinde önemle durur.

Freud davranışın bilinçdışı belirleyicileri üzerinde önemle durmuştur fakat Adler bilince önem vermiştir. İnsanları kendi motivasyonlarının farkında olan bilinçli varlıklar olarak ele almıştır.

Freud’a göre insan davranışı geçmiş yaşam deneyimleri tarafından belirlenmiştir. Adler ise gelecek için neler istediğimizden ve tahayyüllerimizden şiddetle etkilendiğimize inanmıştır.

Adler’e göre üstünlük için çabalayış doğuştan gelen bir özelliktir ve sadece bireyin ortaya koyduğu değil, uygarlığın ortaya koyduğu tüm ilerlemelerden sorumludur.

Adler cinsellik yerine, genel bir aşağılık hissinin davranışın belirleyici gücü olduğuna inanmıştı.”

Üstünlüğe ulaşma çabalarımızı çeşitli yollarla sergileriz ve her birimiz, Adler’in yaşam stili (style of life) dediği, tipik bir tepki verme şekli geliştiririz.”

Bu yazının kapsamı ve amacı çerçevesinde, Adler hakkında daha fazla ayrıntıya girmiyorum.


Konu edeceğim iki kitap, iki Japon yazarın (Ichiro Kishimi ve Fumitake Koga) birlikte kaleme aldıkları “Kendinle Savaşma Sanatı” (The Courage to Be Disliked – aslına sadık çevirisi: “Sevilmeme Cesareti”) ve “Mutlu Olma Cesareti” (The Courage to Be Happy).

Yazarlar, bu kitaplarda, Adler psikolojisini yeniden yorumlayıp, bir düşünme ve yaşama yolu şeklinde özetlemişler.

Birinci kitabın kapağında şunlar yazıyor: “İçsel keşif, kendini özgür bırakma ve daha anlamlı bir hayat için mutluluk psikolojisi rehberi”.

Arka kapakta ise şunlar var:

Bir filozof ve genç bir adamın, Freud ve Jung’la birlikte on dokuzuncu yüzyılın en önemli isimlerinden Avusturyalı psikoterapist Alfred Adler’in önünü açtığı yolda deneyimledikleri beyin fırtınası, Japonya’da milyonlarca insanın hayatını değiştiren bir fenomene dönüştü ve şimdi de size duygularınızdan korkmadan yaşamanız, geçmişin zincirlerini kırarak özgürleşmeniz ve kendiniz olmanın önündeki en büyük engele yani kendinize karşı savaştan galip çıkmanız için gerekli strateji ve felsefeyi sunuyor.

İkili arasında geçen diyaloglarda, kendi içinize dönüp cevaplamak isteyeceğiniz ve her cevapta gerçek ‘siz’ olmaya yaklaşacağınız soruların olduğu bu kitapla, artık rüzgarın önüne kattığı başıboş savrulan bir yaprak gibi hissetmeyecek, kendini tanımanın sonsuz okyanusundaki değerli sırra erişerek yaşam bilgeliğini kavrayacaksınız.”

Tanıtım yazısındaki iddialar hayli büyük olsa da, yazarlar, bu tanıtımın hakkını büyük ölçüde veriyor. Kitap, bence, yeni nesil bir kişisel gelişim kitabı türüne giriyor. Ama önemli bir düşünürden ve onun eserlerinden beslenmesi, onu biraz daha yukarıya taşıyor.

Yeni nesil kişisel gelişim kitapları, psikolojide ve nörolojideki son gelişmelere dayanarak yazılıyor. Eski tarz, sadece kişisel deneyime dayanan ve işe yarayacağı varsayılan teknikler içeren kitapların dönemi sanıyorum kapanmış bulunuyor.


Kitapta, genç ile filozof, beş gece boyunca konuşur, tartışırlar. Filozof, bu süre boyunca, Adler’den çıkardığı yaşam yolunu aktarmaya çalışır.

Kitaptan dikkatimi çekenleri aşağıda sizlerle paylaşacağım.


Elinde Ne Olduğu Değil, Bunlarla Ne Yapmak İstediğin Önemli

Filozof, gence, kişinin geçmişine değil, geleceğe odaklanmasını öneriyor. Nasıl dünyaya geldiğinin değil, elindeki malzemelerle ne yaptığının önemli olduğunu söylüyor.

Bu çerçevede, mutsuzluğun da, iradi bir seçim olduğunu, yani kişinin mutsuz olmayı bir yol olarak seçtiğini savunuyor.

Hayatının bir noktasında, ‘mutsuz olmayı’ seçmişsin. Mutsuz şartlarda dünyaya gelmiş ya da kendini mutsuz bir durumda bulmuş değilsin. Sadece ‘mutsuz olmanın’ senin için iyi olacağına karar vermişsin.”

Mutlu olmanın ise, cesaret gerektiren bir seçim olduğunu söylüyor.

Adler psikolojisi, bir cesaret psikolojisidir. Mutsuzluğunu geçmişine ya da çevrene yıkamazsın. Beceremeyeceğinden değil. Sadece yeterli cesarete sahip değilsin. Mutlu olma cesaretine sahip olmadığın söylenebilir.

Girişte de belirtmiştik, Freud geçmişe, Adler geleceğe bakıyor. Filozof bunu şöyle dile getiriyor:

Adler’in erekbilimi bize şöyle der: ‘Hayatınızda şu noktaya kadar her ne olmuş olursa olsun, bunların şu andan itibaren nasıl yaşayacağınızı yönlendirmemesi gerekir.’ Burada ve şu anda yaşayan sen, kendi hayatını belirleyen kişisin.


Aşağılık Duygusu ve Aşağılık Kompleksi

Filozof, Adler’den yola çıkarak, aşağılık duygusunun herkesin deneyimlediği bir şey olduğunu savunur. Ona göre, aşağılık duygusunun kötü bir yanı yoktur. Ancak aşağılık kompleksi, bundan ayrı ve olumsuz bir durumdur.

Aşağılık duygusu, mücadele etme ve gelişme için tetikleyici bir unsur olabilir. Öte yandan, aşağılık kompleksi kişinin aşağılık duygusunu bir tür bahane olarak kullanmaya başlamasıyla ilgili bir durumu ifade eder. Birisi günlük hayatta ‘A durumu yaşanıyor, dolayısıyla B yapılamaz’ mantığında ısrar ederse, bu aşağılık duygusu kategorisine uymaz. Bu, bir aşağılık kompleksidir.

Sağlıklı bir aşağılık duygusu, insanın kendisini başkalarıyla kıyaslamasıyla değil, kişinin kendisini ideal benliğiyle kıyaslamasıyla gelir.

Kazanmakla ve kaybetmekle meşgul olan yerlerden uzaklaştım. İnsan kendisi olmaya çalışırken, rekabet kaçınılmaz bir şekilde yolunu tıkar.

Bir kişi rekabetin, zaferin ve yenilginin bilincinde olduğunda, aşağılık duygusunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü kişi kendisini sürekli olarak başkalarıyla kıyaslar, ‘O kişiyi yendim ya da O kişiye yenildim,’ diye düşünür.


Yaşam Görevleri

Kitapta, Adler’in, kişiler arası ilişkiler için üç kategori oluşturduğu belirtiliyor: İş görevleri, arkadaşlık görevleri ve sevgi görevleri.

Bunlar, kişi için, yüzleşmekten başka seçeneğin olmadığı görevlerdir.

Kişiler arası ilişkilerde, kişinin değişmesiyle, etrafındakilerin de değişeceği savunuluyor. Bu yüzden, temel görev, başkalarını değil kendimizi değiştirmeye çalışmaktır.

Başkalarının veya durumun değişmesini beklemek yerine, ileriye doğru ilk adımı sen atarsın.”

Yaşam görevlerinden kaçınabilmek için her türlü bahanenin uydurulduğu durumlar ise, “hayat-yalanı” olarak adlandırılıyor.


Onay Görme Arzusu

Kitapta, insanın, başkaları tarafından kendisine verilecek bir onay peşinde olmaması gerektiği belirtiliyor. Bu davranış modeli, ödül ve cezaya dayalı eğitim sisteminin bir sonucu olarak değerlendiriliyor.

Onay görmeyi çok istemek, ‘bu tür bir kişi’ olmanı isteyen insanların beklentilerine bağlı bir hayat yaşamana neden olur. Bir başka deyişle, gerçekten kim olduğunu bir tarafa bırakır ve başkalarının hayatını yaşarsın.

Başkalarının beklentilerini tatmin etmek için yaşamıyorsan, başkaları da senin beklentilerini tatmin etmek için yaşamıyor demektir. Birisi senin istediğin gibi davranmayabilir ama bunu seni öfkelendirmek için yapmaz. Bu, doğal bir şeydir.

Burada, devreye, “görevlerin ayrılması” kavramı giriyor.


Görevlerin Ayrılması

Yazarlar, tüm kişiler arası ilişki sorunlarının, başkalarının görevlerine müdahale edilmesiyle veya kişinin görevlerine müdahale edilmesiyle ortaya çıktığını savunuyor. Görevleri ayırma işinin ise, birisinin kişiler arası ilişkilerini çarpıcı bir şekilde değiştirmeye yeteceğini belirtiyorlar.

Bir işin, kimin görevi olduğunu belirlemek için ise, şöyle düşünmeyi öneriyorlar: Yapılan seçimin yarattığı nihai sonucu en nihayetinde kim deneyimleyecek?

Çocuğuyla arasındaki ilişkide sıkıntı çeken bir ebeveyn, ‘Çocuğum benim bütün hayatım,’ diye düşünme eğilimi gösterir. Bir başka deyişle, ebeveyn çocuğun görevlerini kendisi üstlenir ve çocuktan başka bir şey düşünemeyecek hale gelir. Ebeveyn nihayet bunu fark ettiğinde, ‘ben’ kısmı hayatından çoktan çıkmış olur.

Başkalarının görevlerine karışmak ve bunları üstlenmek, insanın hayatını ağırlaştırır ve zorluklarla donatır. Endişe ve acı dolu bir hayat yaşıyorsan –bunlar kişiler arası ilişkilerden kaynaklanır- öncelikle ‘bundan böyle, bu benim görevim değil’ sınırını öğrenmen gerekir. Yükleri hafifletmenin ve hayatı basitleştirmenin ilk adımı budur.”

Görevleri ayırmanın bir önemli yanı, başkalarının bize vereceği onayın, onların görevi olduğunu kabul etmektir.

Başkalarının sana bakacağından endişe ediyorsun. Başkaları tarafından yargılanacağından endişeleniyorsun. Bu yüzden sürekli olarak diğer kişilerden ilgi bekliyorsun. Şimdi, başkalarının sana bakmasından neden endişe ediyorsun? Henüz ayırma görevlerini yapamamışsın demektir. Başkalarına ait olan görevlerin bile sana ait olduğunu düşünüyorsundur. Başkalarının, yüzüne baktığında ne düşündükleri – işte bu başkalarının görevidir ve üstünde kontrol sahibi olduğun bir şey değildir.

Burada, kitaba adını veren kavram devreye girer: Kişi, kendi yaşam görevlerini kendisine uygun bir yolla en iyi şekilde yerine getirmeli ve “sevilmeme cesareti”ne sahip olmalıdır. Onu sevip sevmemeye karar verecek olanlar, diğer kişilerdir. Sevip sevmemeye karar vermek, onların görevidir.


Buraya kadar, kitaptaki süre (beş gece) içinden iki gecede konuşulanlardan özet olarak söz edebilmiş oldum. Bu yazı çerçevesinde, “Kendinle Savaşma Sanatı”ndan aktaracaklarım bu kadar. Kitabı sevgili Murat önermişti (buradan kendisine teşekkür ederim) ve okuduktan sonra, özetini çıkarıp arkadaşlarımla paylaşmıştım. Oğluma da hediye ettiğimi ve, okuduktan sonra, kendisine bu tür kitaplar önermemi/bulmamı istediğini hatırlıyorum.

Kitap, kişisel gelişim ve yaşam yolu kitaplarının ortak felsefi sorunu olan iradiyatçılık’la (volontarizm) malul olsa da, yani “dileyen dağlar devirir” yaklaşımını içerse de, kendi türü içinde öne çıktığını düşünüyorum.

Bu yazıyla, kitabı sizlere de tanıtmış oldum. İkinci kitabı (Mutlu Olma Cesareti) ise okumaya yeni başladım. Okuduktan sonra, onunla ilgili olarak da yazmayı planlıyorum.

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle.

Yorum bırakın