Yazı dizisinin önceki bölümünde, astrolojinin tarihini ve temel varsayımını kısaca incelemiş; Kopernik devrimiyle birlikte bu temel varsayımın nasıl etkilendiğini belirtmiş ve bu sorun karşısında bulunan yeni çözümden söz etmiştim.
Bu yazıda ise, yazı başlığındaki ikinci unsur, yani iktisat üzerinde duracağım.
Aynı girişi biraz değiştirerek alalım. Bakalım uygun duracak mı?
Yüzlerini yakından tanıyoruz. Her sabah, ya da hafta başında, ya da aybaşında televizyonda ya da sosyal medyada görüyoruz. Bize, önümüzdeki günde/haftada/ayda bizi nelerin beklediğini söylüyorlar. İlgi ve merakla dinliyoruz. Hayatın neler getireceğini öğrenmek istiyoruz.
Enflasyon, döviz kuru, altın fiyatı ne olacak, ilgiyle izlemekteyiz.
Sanki astroloji gibi, yeni bir kehanet uygulamasıyla karşı karşıyayız.
Anlattıklarının içeriğini unutuyoruz. Sadece bir izlenim kalıyor. Sonradan doğruluğunu test etmeyi düşünmüyor ve istemiyoruz. İzlemeye devam etmek istiyoruz.
Anlattığım, “iktisatçılar”dır. Hepsinin kabaca bu çerçeveye sığdırılması doğru olmasa da, genel görünüm böyledir.
Bu anlatımın çok kaba olduğunun farkındayım. Yazının amaçları çerçevesinde, iktisatçılar arası ve iktisat içi ayrımlardan söz etmeyeceğim. Bu görünümün dışında kalan pek çok iktisatçıyı ayrı tuttuğumu belirtmek isterim. Ancak yazı boyunca ve yazının sonunda da göstermeye çalışacağım, ortodoks (ana akım) iktisat, bugün, bir öngörü ya da kehanet uygulamasına dönüşme eğilimindedir.
İktisat “bilimi” nasıl ortaya çıktı ve bugüne nasıl geldi? Kısa bir tarih girişi yararlı olacaktır.
Önceleri, Eski Yunan’da, “oikonomia” vardı. Bir haneyi ya da çiftliği yönetmenin yolu ya da teknik bilgisini anlatıyordu. Henüz, bugün “iktisadi ilişkiler” dediklerimiz, kavramlaştırılacak, soyutlanacak kadar olgun değildi.
Modern kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte, gelir, ücret, kar, rant gibi ilişkilerin/kavramların gözlenmesine yetecek ampirik olgunluk oluşmaya başladı. Bununla aynı tarihlerde, “politik iktisat” ortaya çıktı.
“Politik iktisat” adlandırması, onu, Eski Yunan’daki aile ekonomisinden ayırdetmek için kullanılıyordu. Burada artık ailenin değil, toplumun ve devletin iktisadı söz konusuydu.
Politik iktisat, ya da klasik ekonomi politik, yeni oluşan sisteme düşünsel destek verme işlevi görüyordu. Bu alandaki pek çok yazar/düşünür, sanayi kapitalizmi ile birlikte, refahın yaygınlaşacağı, gelirin artacağı beklentisiyle doluydular.
Politik iktisatçılar (Adam Smith, David Ricardo, John Stuart Mill, vd.) piyasada fiyatın nasıl oluştuğu; kar, rant ve ücretin nasıl belirlendiği gibi sorularla uğraşıyorlardı.



Anlama çabaları onları “emek değer teorisi”ne götürdü. Bu teoriyi, bir blog yazısının dar çerçevesi içinde, kabaca, “malların fiyatını, onları üretilmesi için gereken emek miktarının belirlediği” şeklinde özetleyebiliriz.
Yazdıkları, büyük ölçüde, ülke yönetimlerine önerilerde bulunan yapıtlardır. Smith’in yapıtı “Ulusların Zenginliği”; Ricardo’nunki ise “Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri” adını taşıyordu.
Bunların ardından, Karl Marx geldi. Yapmaya çalıştığı, ekonomi politiğin eleştirisiydi. (Bu konudaki önemli bir kitabının adı, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”dır.) Onların oluşturduğu emek değer teorisinden yola çıkarak, “artı değer teorisi”ne ulaştı. Yine kabaca, bu teorinin özünü de, işgücünün, üretim süreci boyunca yeni üretilen mala kendi değerinden fazla bir değer kattığı şeklinde anlatmak mümkün. Üretim sürecinde emeğin katkısı olan bu kısım, bölüşüm sürecinde sermayenin payı haline dönüşüyordu.
Öykünün buraya kadar olan kısmında, ortada henüz bir “iktisat bilimi” yoktur. Var olan, politik ekonomi ve bir de onun eleştirisidir.
Buradan itibaren, kaynağımız, Mark Skousen’in “Modern İktisadın İnşası” adlı kitabı. Türkçe çevirisi, çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmış.

Skousen, özyaşam öykülerine de girerek, neredeyse çalışkan bir magazin yazarı gibi, bize iktisadi düşünce tarihindeki pek çok olayı, ayrıntılarıyla aktarmıştır.
Yazar, kitapta “İktisat Büyük Bir Engelle Karşı Karşıya” başlığı altında, o dönemde politik iktisadın yaşadığı teorik ve pratik krizi anlatmaktadır.
“Ne var ki, endüstriyel ekonomi gelişme kaydederken, iktisat teorisi bir çıkmaza girmişti. Adam Smith ekonomik özgürlüğün ve sınırlı devletin bolluğa ve yaygın bir refaha neden olacağını fark etmişti; ancak Smith, tüketicilerin ve üreticilerin daha yüksek bir yaşam standardı sağlamak için fiyat sistemi yoluyla nasıl çalıştıklarını açıklayan, (işbölümü dışında) sağlam bir teorik çerçeveye sahip değildi. Ricardo, Mill ve klasik okul tüketim mallarının, ticari malların ve emeğin fiyatı için bir üretim-maliyeti esası geliştirdiler. Fakat böyle yapmakla Marksist iktisadın tutsağı haline geldiler. [Buna göre] eğer kârlar ve rantlar artıyorsa, ancak işçi ücretleri pahasına artıyordu. Sınıf çatışması kaçınılmaz biçimde ortaya çıkınca, Smithgil evrensel refah dünyası ve çıkarların ahengi parçalanmış oldu. Klasik iktisatçılar ‘üretim’ ve ‘bölüşüm’ sorunlarını talihsiz bir şekilde ayrı tutmuşlardı; bu da, daha önce işaret ettiğimiz gibi, yeniden bölüşüm, millileştirme ve devlet eliyle merkezi planlama gibi sosyalist ideallere cephane sağlamış oluyordu.
İktisat bir bilim olarak İngiltere’de durgunluğa girmişti. John Stuart Mill İlkeler’inde mağrur bir şekilde ‘Değer kanunlarında bugünkü veya gelecekteki herhangi bir yazar için çözülecek herhangi bir şeyin kalmamış olması mutluluk vericidir, bu konudaki teori tamamlanmıştır’ diye ilan ediyordu. Klasik iktisat Fransa’da gözden düşmüştü. Meslek öyle düşük bir noktaya ulaşmıştı ki, Marx’ın anavatanı Almanya’daki profesörler, ekonomik teori diye bir şeyin var olduğu düşüncesini reddediyorlardı. ‘Tarihçi okulun şiddetli saldırıları altında’ diye yazan Friedrich Hayek’e göre, ‘sadece klasik doktrinler bütünüyle terk edilmiyor, aynı zamanda teorik analize yönelik herhangi bir teşebbüse de derin bir güvensizlikle bakılıyordu’.
Eğer kapitalizm hayatta kalmak ve başarılı olmak zorundaysa, iktisat teorisinde çığır açacak yeni bir epistemolojiye gerek vardı. İktisat yeni bir güdüye, bütün sınıfların -toprak sahipleri, kapitalistler ve işçiler- nasıl kazançlı çıkacağı ve bütün tüketicilerin nasıl yararlanacağını açıklayan genel bir teoriye, fena halde ihtiyaç duyuyordu. Fakat bu nereden gelecekti?”
Teori, bir duvara gelip dayanmıştı. Bir dönüşüm ihtiyacı söz konusuydu.
İhtiyaç varsa, keşif de vardır.
Keşif konusunu, Mark Skousen, kitapta, “Üç İktisatçı Neredeyse Eş Zamanlı Olarak Olağanüstü Bir Keşifte Bulunuyorlar” başlığıyla anlatıyor:
“İktisadın tarihinde belirli yılların nasıl dikkat çektiğine, bir dizi olayın hepsinin nasıl aynı zamanda meydana geldiğine işaret etmiştik (Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilanı ile Milletlerin Zenginliği’nin yayımının gerçekleştiği 1776 yılı; Avrupa’daki devrimlerin ve Komünist Manifesto’nun ilan edildiği 1848 yılı gibi). 1870’lerin başı -özellikle 1871– benzer bir zaman olup, üç iktisatçının birbirinden bağımsız olarak marjinal fayda ilkesini keşfettiği ve ‘neoklasik’ marjinalist devrimi başlattığı bir dönemi işaretlemektedir. Fiyatların ve maliyetlerin nihai tüketici talebi ve tüketicilerin göreli marjinal faydaları tarafından belirlendiği düşüncesi, modern iktisadın evriminde eksik olan son kayda değer halkaydı. Bunun keşfedilmesi, Adam Smith’den John Stuart Mill’e kadar klasik iktisatçıları hüsrana uğratmış olan ‘değer paradoksu’nu çözdü. Bu, Marksist iktisadın da mahvolmasının nedeniydi.
Marjinal fayda devrimi, can çekişen bir bilimi yeniden ayağa kaldırmıştır. İktisatçı olmak için heyecan verici bir zamandı artık.
Bu iktisatçılar kimlerdi? Britanya’dan William Stanley Jevons, Fransa’dan Leon Walras, ve Avusturya’dan Carl Menger.”



Olan şudur: Politik ekonomi, pek çok gelişme, bu arada en önemlisi, artı değer teorisinin oluşması sonrasında, yeni sisteme düşünsel destek veremez hale gelmişti. İlk başta, iktisadi yaşamı anlamak için faydalı bir araç olan emek değer teorisi, sistem karşıtlarına malzeme vermeye başlamıştı. Sonuçta politik iktisat teorisi artık gözden düşmüş durumdaydı.
Yukarıda resimlerini verdiğimiz üç yazar, bu tıkanmayı aşmak üzere, malların değerini emek ile açıklamaktan, fayda ile açıklamaya geçiş yapmış oldular. Marjinal fayda teorisi de bu amaçla oluşturuldu. Buna, “neoklasik marjinalist devrim” adı verildi.
Bir bilimsel faaliyetin temelini oluşturması hayli zor olan “fayda” kavramı, yeni yaklaşımın temelini oluşturdu.
Artık anlamaktan daha önemli olan, gerçekçi olsun olmasın, şık bir kavram seti ile, bütüncül ve tutarlı bir kuramsal yapı oluşturmaktı.
W. Stanley Jevons, 1 Haziran 1860’ta erkek kardeşine şöyle yazıyordu: “Son birkaç ayda çok şükür ortaya çıkardığım şey hiç kuşkum yok, doğru Ekonomi Teorisidir, o kadar bütüncül ve tutarlı oldu ki, bu konuyla ilgili diğer kitapları öfkelenmeden okuyamıyorum”.
Mark Skousen’in aktardığına göre, Jevons’ın amacı şudur: “David Ricardo’nun ve John Stuart Mill’in ‘otoritelerinin zararlı etkisini’ yıkmak”.
Buradan, “iktisat bilimi”nin doğması ve rüştünü kazanmasına geçiyoruz.
Skousen, kitapta şunları yazıyor:
“Sübjektif fayda ve marjinal analiz ilkelerinin keşfi, Marksistlere ve sosyalistlere karşı güçlü bir entelektüel donanım sağlamıştır. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden sonra, politik iktisat disiplini, artık hiç eskisi gibi olmadı. Kendisine özgü analiz araçları, sistematik kanunlar ve nicel analizle hızla gelişen bir bilim oldu. İktisatçılar, bir zamanlar teolojinin, felsefenin ve hukukun nüfuz sahasında olan politik iktisadın, matematik ve fiziğin mantık ve kesinliğini taşıyan yeni bir bilim olabileceğini umdular.”
“Bu devrimsel değişimin başlıca iktisatçısı, Cambridge’in ünlü profesörü Alfred Marshall’dır. Marshall, bu dönüşümü yansıtacak fevkalade bir şey yaptı. Kendi ders kitabının adını İktisadın İlkeleri (Principles of Economics) koyarak, disiplinin ‘politik iktisat’ olan adını ‘iktisat’ olarak değiştirmek suretiyle, iktisadın fizik, matematik veya diğer kesin bilgilere dayanan alanlar kadar biçimsel bir bilim olduğunun işaretini vermiştir. Bundan başka, ekonominin politikadan çok, doğa kanunu tarafından yönetildiğini teslim ediyordu. Marshall’ın 1890’da yayımlanmış iktisatta çığır açan kitabı, arz ve talep grafikleri, matematik formüller, talep ‘esnekliğinin’ nicel ölçümleri ve fizikten, mühendislikten, biyolojiden ödünç alınan diğer terimler ortaya koymuştur. Çok geçmeden fiziksel bilimlerden adapte edilen birçok terim -denge ve dengesizlik, statik ve dinamik, paranın dolaşım hızı, enflasyon ve friksiyonel işsizlik- standart kullanım malzemesi haline gelmiştir. Marshall, son tahlilde ‘İktisatçının Kâbesi ekonomik dinamiklerden ziyade ekonomik biyolojide yatar’ diye düşünüyordu. Yaşamının ileriki yıllarında Marshall, iktisadi davranış konusunda hala büyük ölçüde cahil olduğumuzu ima eder biçimde, ekonomiyi doğal bilimleştirme (scientize) girişiminden pişman olacaktır, ancak ok yaydan çıkmıştır bir kere.“
Yirminci yüzyılın başı itibariyle, iktisat “bilimi” kurulmuş durumdadır. Kuruluş sürecinde, temel yaklaşımlarda ve felsefi yönündeki sorunlar, zaman içinde, eleştirilerle karşılaşacaktır.

Post Otistik iktisat adlı kitabında Utku Altunöz, Neoklasik iktisada yöneltilen eleştirileri aşağıdaki başlıklarda sunmuştur:
- İktisadi İnsan (Homo Economicus) tanımına yapılan eleştiriler
- Ceteris Paribus varsayımına yapılan eleştiriler
- Aşırı matematik kullanımına yapılan eleştiriler
- Tam rekabet varsayımına yapılan eleştiriler
- Neoklasik iktisadın kurumların etkisini gözardı etmesi
- Kar maksimizasyonu eleştirisi
Benzetmeyi yanlış bulmazsanız, bir önceki bölümde, astrolojinin, kendi temel varsayımlarında karşılaştığı türden bir sorun söz konusudur. Temel varsayımlar sorgulanmaktadır. Üstelik burada söz konusu olan, “bilim”dir.
Astroloji, bu krizi, kendisini yeniden tanımlayarak atlatmış ve uygulamayı reforme etmişti.
Neoklasik iktisat bu krize nasıl yanıt verdi?
Yanıtlardan birisi, Milton Friedman’dan geldi.
Ben Fine, “Mikroiktisat – Eleştirel Bir Kılavuz” adlı kitapta, bu cevabı şöyle özetliyor:
“Kuramdaki ampirik tahminlerin doğrulanıp doğrulanmamasına kıyasla, varsayımların gerçekçi olup olmadığının hiçbir önemi yoktur.”
Bu yaklaşım, bir ders kitabında (Schaum’s Outlines – Microeconomics – 4. Baskı – Dominick Salvatore – 2006) şöyle dile getirilmekte / savunulmaktadır:
“The purpose of theory is to predict and explain. A theory is a hypothesis that has been successfully tested. A hypothesis is tested not by the realism of its assumption(s) but by its ability to predict accurately and explain, and also by showing that the outcome follows logically and directly from the assumptions.”
Türkçesi:
Teorinin amacı tahmin etmek ve açıklamaktır. Teori başarıyla test edilmiş bir hipotezdir. Bir hipotez, varsayım(lar)ının gerçekçiliğiyle değil, doğru tahmin etme ve açıklama yeteneğiyle ve ayrıca sonucun mantıksal olarak ve doğrudan varsayımlardan çıktığının gösterilmesiyle test edilir.”
Yani, varsayımlar önemsiz, tahmin ve açıklama gücü önemlidir.
Açıklanması gereken husus, yanlış ya da geçersiz varsayımlardan, doğru bir öngörünün nasıl çıkacağıdır.
İki bölümlük yazı dizisinde, birbiriyle ilgisiz iki ayrı alanın, tarihlerinde karşılaştıkları bilgi-kuramsal krizlere karşı nasıl yanıtlar verdiklerini incelemeye çalıştım.
Bu, her iki başlık için de, çok daha ciddi ve kapsamlı çalışmaları hak eden bir konu olmakla birlikte, genel bir çerçeve çizebildiğimi sanıyorum.
Şimdi (fazlasıyla spekülatif) soru şudur: Bu öngörü/kehanet uygulamalarından hangisine, daha çok güvenecek, ya da güvenmeye devam edeceğiz?
Bu konuda daha ayrıntılı okumak isteyenler için, aşağıda bazı kitap kapaklarını veriyorum.



Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle.

Yorum bırakın