Karakteriniz Yüzünüzde mi Saklı? – ya da Fizyonomi Nedir, Ne İşe Yarar?

Ne acıdır ki, bir yaştan sonra her insan yüzünden sorumludur.

– Albert Camus

Yukarıdaki soru, Antik Yunan’dan bu yana kafaları dönem dönem meşgul eden bir sorudur.

O dönemlerden başlayarak, insanların karakterlerinin, yüzlerinden “okunup okunamayacağı”, düşünürlerin ilgi alanlarından birisi olmuştur.

Fizyonomi, ya da bizdeki adıyla İlm-i Sima, bu soruya verilen, olumlu bir yanıttır.

Fizyonomi, bu anlamının dışında, bir kişi ya da nesnenin bütüncül dış görünümünü topluca ifade eden bir kullanımı daha vardır. Biz burada, karakter okuma anlamı üzerinde duracağız.

Modern psikolojinin, ve bir de psikanalizin kurulmasından önce, insanı tanımak için, onun yüzündeki oranlar, çizgiler, duruş tarzı, konuşma şekli gibi unsurlar dışında elde bir şey yoktu. Bu çaresizliğin, fizyonomiyi doğurduğunu düşünüyorum.

Fizyonomi, tarih boyunca, çeşitli nedenlerle gözden düştü, bilim dışı kabul edildi ve yine çeşitli nedenlerle yeniden canlandı.

Bu döngünün günümüzde geldiği son nokta, makine öğrenimi ve yüz tanıma teknolojisiyle, yeniden canlanması şeklindedir. Yapay zeka, yüzümüzdeki bazı özellikler ile karakterimiz arasında paralellikler kurmaya başlamıştır. Bunun bireyler olarak bizler için iyi bir gelişme olup olmadığı, tartışmalı bir husustur.


Yunan filozoflarından Aristo, Pisagor bu alanla uğraştı. Kendileri ya da takipçileri tarafından bu konuda incelemeler yazıldı ya da, takipçi kabul etme aşamasında, adayın fizyonomik değerlendirmesini kullandıkları oldu.

Fizyonomi, sanatçı çevrelerinden de geniş kabul gördü. Şu sözler Leonardo da Vinci‘nin: “Kaşlarının arasında derin ve belirgin çizgiler bulunanlar çabuk sinirlenirler.

(Burada, karakterden yüze ve yüzden karaktere giden yollar birbirine dönüşmektedir. Artık biliyoruz, sinirli ve gergin insanların, yıllar içinde, kaşlarının arasında derin ve belirgin çizgiler oluşur. Bu da bize, sonradan yüzüne baktığımızda onun, sinirli ve gergin bir adam olduğunun haberini verir. Yani bu örnekte, doğumsal etkilerden daha belirgin olan, yaşanmış yılların yüzdeki etkisidir. Yine de, en azından, bugün şu söylenebilir: Yüzümüze, karakterimizin etkisiyle, biraz da biz şekil veririz. Bu durumda, yüzümüzde, bilgili gözler tarafından okunabilecek bir yazı oluşturmuş oluruz. Bu arada, bir hatırlatmaya daha ihtiyaç var: Gözlerde ışığa karşı hassasiyet de bu sonuca yol açabilir.)


Bu analiz yönteminin, edebiyata da yansımaları oldu. Benim, bu yöntemi kullananlardan aklıma gelenler, Balzac ve Charles Dickens. Ayrıca, fizyonomi, Oscar Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi” eserinin, çok açılıp gözlere sokulmadan, temelinde yer alır.

Bunlardan örnekler, konuyu okur gözünde somutlaştırmaya yarayacaktır. Önce Charles Dickens. Aşağıdaki ayrıntılı yüz ve durum tanımları, “İki Şehrin Hikayesi”nden:

Atıyla rahvan giderek geri dönen haberci ara ara yol üzerindeki meyhanelerde bir şeyler içmek için mola veriyor, fakat yalnız kalmak istediğini belli edecek şekilde şapkasını gözlerinin üzerine kadar indirmeye özen gösteriyordu. Ne renk ne de biçim açısından bir derinliği olan, sanki ayrılırlarsa başlarına bir şey geleceğinden korktukları için birbirine fazlaca yakın duran siyah gözleri bu hareketleriyle mükemmel uyum içerisindeydi. Üç köşeli bir tükürük hokkasını andıran eski şapkasıyla, çenesini ve boynunu sararak dizlerine kadar inen atkısının arasından bakan gözlerinde fesat bir ifade vardı. İçki içmek için durduğunda sol eliyle atkısını aralıyor, sağ eliyle içkisini yudumladıktan sonra atkısını tekrar sarıp eski haline getiriyordu.

Gecenin gölgeleri, gözünün önünde beliren onca yüzden hangisinin mezarda gömülü adama ait olduğunu ona söylemiyordu, ama yüzlerin hepsi kırk beş yaşındaki bir adama aitti; temelde birbirlerinden ayrıldıkları noktaysa bitmiş tükenmiş, solgun yüzlerindeki farklı duygu ifadeleriydi. Kibir, küçümseme, meydan okuma, inat, itaat, matem ifadesi taşıyan yüzler, çökmüş yanaklar, ölü gibi solgun benizler, bir deri bir kemik kalmış eller ve bedenler birbirinin peşi sıra gözünün önünden geçiyordu. Ne var ki yüzlerin hepsi temelde aynı kişiye aitti ve hepsinin saçları vaktinden önce ağarmıştı.

Ellerini dizlerinin üzerine koymuş otururken son derece düzgün ve derli toplu bir görüntüsü vardı; cebi kapaklı yeleğinin altında etkileyici bir vaaz verir gibi tik taklar çıkaran cep saati, kendi ağırlığını ve dayanıklılığını, kıvrak ateşin hafifmeşrepliği ve yavaş yavaş tükenişiyle yarıştırıyor gibiydi. Beyefendinin bacakları çok biçimliydi ve bununla gurur duyar gibi bir hali vardı; kahverengi kaliteli çorapları bacaklarını çok güzel sarıyordu, ayakkabıları ve tokaları da sade olmalarına karşılık son derece şıktı. Başını sımsıkı saran, açık saman sarısı küçük bir peruk takmıştı; peruk muhtemelen gerçek saçtan yapılmıştı fakat ipek ya da cam tellerden yapılmış gibi görünüyordu. Çoraplarıyla kıyaslandığında o kadar da kaliteli olmayan gömleği yakınlardaki sahile vuran dalgaların köpüğü ya da uzak denizlerde, güneşte parıldayan zerrecikler gibi görünen yelkenliler kadar bembeyazdı. Senelerce çabalayarak ifadesizleştirilmiş yüzü, o tuhaf peruğun altındaki bir çift buğulu parlak gözle aydınlanıyordu; o yüz, Tellson Bankası’nın o soğukkanlı ve oturaklı ifadesine uyum sağlayana kadar kimbilir neler çekmişti. Yanaklarının rengi sağlıklıydı ve çizgilerle dolu olmasına rağmen yüzünde kaygı izleri yok denecek kadar azdı.

Oscar Wilde, açık bir yüz analizi yapmaktan ziyade, bir yüz üzerine, Dorian Gray’in yüzü üzerine bir roman kurar.

Okuduklarımdan bu konuda en iyi, ve açıklayıcılık iddiasına en yakın örnekler ise Balzac’tan. Aşağıdakiler, “Otuzundaki Kadın”dan (enfes çeviri, Cemil Meriç’e ait. İletişim Yayınları):

Papaz geldi. Görünüşü, Markiz’in fikrini değiştirmedi, göbekli, şişman, kısa boylu bir zattı bu. Yüzü kırmızı idi, fakat kocamış buruşmuştu. Gülmeye çalışıyor, pek beceremiyordu. Çıplak kafası, amudi [dikey] çizgilerle kırış kırışdı, onde rubu [çeyrek] daire şeklini alıyor ve yüzünü küçültüyordu. Birkaç beyaz saç, başının arkasını, ensesinin üstünü süslüyor ve ileriye kulaklarına doğru kıvrılıyordu. Bununla beraber, rahip, fizyonomisiyle vaktiyle doğuştan neşeli olan bir adama benziyordu. Kocaman dudakları, hafifçe yukarı kalkık burnu, katmerli kırışıklıklar arasında kaybolan çenesi iyimser bir mizaca delalet ediyordu.

Bu insanlar ihtirastan o kadar utanırlar ki, aşkları bile gizli kapaklı uyuşmalarla neticelenir. Benliğini bir vicdan azabı, bir düşünceye bağlayan ruhlar hani. Çizgilerinde böyle bir mana okunan tek çehre göremiyorum.”

Şaşılacak kadar ince cildi -nadiren aldatan bir alamet– hakiki bir hassasiyet ifade ediyordu. Yüzünün çizgilerinde Çin ressamlarının fantastik figürlerine saçtıkları o harikulade olgunluk vardı ve içliliğine hak verdiriyordu bu çehre.

Boynu ihtimal ki biraz uzunca idi. Amma bu nevi gerdanların en şirinleridir ve kadın başlarına, müphem bir surette yılanın manyetik kıvrılışlarını hatırlatan bir eda verir.

Bir müşahit, bazı alametlere dayanarak en kapalı mizaçların içini okur. Amma, bütün bu ipuçlarından mahrum da olsa, bir kadın hakkında hüküm verebilmesi için, başın hareketlerine boynun o çeşitli, o manidar bükülüşlerine dikkat kesilmesi kâfidir.

Edebiyattan örnekler bu kadar.


Biraz da ülkemizde fizyonomi ya da ilm-i sima konusunda yayınlanmış telif ve tercüme kitaplardan örnekler verelim.

Benim kütüphanemde, bu konuda iki adet kitap mevcut. Birisi, Richard Webster’ın “Kolay ve Pratik Yüz Okuma Sanatı”. Remzi Kitabevi yayını. Diğeri ise, İskender Fahrettin Sertelli’ye ait. “Fizyonomi – İlmi Sima”. Buğday Kitap’tan çıkmış.

Richard Webster, kitabın girişinde, bize fizyonomi bilmenin yararları konusunda şunları söylüyor:

“İnsan yüzlerini ve yüz ifadelerini okumak artık küçümsenecek, göz ardı edilebilecek bir ilgi alanı değil. Bu, öğrenene büyük faydalar sağlayacak olan bir beceri. Bunu karakter tahlilleri yapmak, kişinin yalan mı doğru mu söylediğini saptamak, ilişki kurmak, çözüm üretmek ve insanların iç dünyalarını keşfetmek gibi pek çok alanda kullanabilirsiniz.”

Kitapta analiz, aşağıdaki başlıklarla anlatılmış:

Benim düşüncem, doğuştan gelen çizgilerden ziyade ya da bunlara en azından ilave olarak, yaşadıkça, kendi yüzümüze bir damga vurduğumuz şeklinde. Sizler de kendi düşünce/yorumlarınızı yazarsanız sevinirim.


Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle.

Yorum bırakın