Saldırganlık ve Yıkıcılığın Kaynakları Neler? Çözüm Nerede? – 2

“Gerçekte, doğuştan yıkıcılık tanımı, tarihe tarihöncesinden daha iyi uymaktadır. Eğer insan, hayvan atalarıyla paylaştığı biyolojik olarak uyarlanabilir saldırganlığa doğuştan sahip olmakla kalsaydı, nispeten barışçıl bir varlık olurdu. Eğer şempanzelerin ruh doktorları olsaydı bu doktorlar, saldırganlığı, hakkında kitap yazmalarını gerektirecek rahatsız edici bir sorun olarak görmezlerdi herhalde.”

Erich Fromm

Bir önceki yazımda, Erich Fromm’un 1964 tarihli kitabı “Sevginin ve Şiddetin Kaynağı”nı konu edinmiştim. Bu yazımda, yine Fromm’un, bu sefer 1973 tarihli kitabı “İnsandaki Yıkıcılığın  Kökenleri”ndeki görüşlerini aktarmaya çalışacağım. Bu kitabı, hayli hacimli ve psikolojinin içinden bir çalışma. Bu yüzden, vereceğim ancak onun çok kısa bir özeti olabilecek. Merak edenler ve ilgilenenlerin, her iki kitabı da edinip okumalarını öneririm.

Daha önceki gibi, bu kitap da “tezli” bir kitap. Tezi, Fromm kitabın girişinde şöyle aktarıyor:

Bu inceleme sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence yapma, denetim altına alma ve boyun eğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır. İçgüdüler katıksız bir doğal sınıflamadır; oysa kişilik-kökenli tutkular sosyobiyolojik, tarihsel bir sınıflamadır. Bu tutkular, her ne kadar doğrudan doğruya fiziki varoluşun hizmetinde değilseler de, içgüdüler kadar -hatta sık sık onlardan daha çok güçlüdürler. İnsanın yaşama duyduğu ilginin, coşkusunun, heyecanının temelini bu tutkular oluşturur. Yalnızca insanın düşleri değil sanat, efsane, tiyatro -yaşamı yaşanmaya değer kılan her şey – bile bu kaynaktan doğar. İnsan, fincanla atılan zar gibi, salt bir nesneymişçesine yaşayamaz. Yiyip içen ya da üreyip çoğalan bir makine düzeyine indirgendiğinde, gereksinme duyduğu bütün güvenceye kavuşmuş olsa bile çok acı çeker. İnsan canlı, hareketli bir yaşam ve heyecan arar; daha üst düzeyde bir doyuma ulaşamadığında da yıkmaya dayalı canlı, hareketli yaşamı kendisi için kendi yaratır.

Bu açıklamada Erich Fromm’un göstermeye çalıştığı üç husus var: Birincisi, insanın içgüdülerinin onu şiddete eğilimli hale getirdiği yaygın kanaatine karşı, “karakter”inin sonucu olan eğilimlerini öne çıkarmaktadır. Bu anlamda, insandaki şiddet unsurlarının bir kısmını, içgüdülerin denetiminden çıkarmaktadır. İkincisi, bu sosyobiyolojik ve tarihsel, bu anlamda sadece insana özgü olan karakterden kaynaklanan eğilimlerin, insanın, hayatına anlam katan, “kültür” dediğimiz şeylerin ve daha pek çok şeyin besin kaynağı olduğunu söylüyor. Üçüncü ve sonuncusu, hayvan ya da ilkel insan atalardan gelmeyen, insana özgü şiddet ve yıkıcılığın, ancak insanın kendi hayatına anlam katma çabasının başarısızlığı koşullarında ortaya çıktığını savunuyor.


Saldırganlık Türleri

Kitapta savunulan başka tezler de var. Bunlardan önemli birisi, insandaki bütünüyle farklı iki saldırganlık arasında temel bir ayrım yapılması gerektiği. Birincisine, “İyi Huylu (Benign) Saldırganlık” diyor. Bu aynı zamanda, insan saldırganlığının hayvan saldırganlığıyla (kökenleri ve nitelikleri açısından) benzer olan saldırganlık çeşididir. Bu saldırganlık türü:

Yaşamsal çıkarlar tehdit altında kaldığında ortaya çıkan, kalıtımsal olarak programlanmış bir saldırma (ya da kaçma) tepisidir. Bu savunucu, ‘İyi Huylu’ saldırganlık bireyin ve türün varlığını sürdürmesine hizmet eder, biyolojik olarak uyarlanabilir ve tehdit ortadan kalktığında o da ortadan kalkar.

Gerçekte, savunucu saldırganlık, her ne kadar öteden beri sınıflandırıldığı üzere ‘doğuştan’ bir içgüdü değilse de, insan doğasının bir parçasıdır.

İkinci saldırganlık çeşidi ise, hayvanlarda bulunmaz ve insana özgüdür. Buna, “Kötü Huylu (Malignant) Saldırganlık” diyor. Bunu da şöyle açıklıyor:

Öteki tip, ‘Kötü Huylu’ saldırganlık, bir başka deyişle zalimlik ve yıkıcılık, insan türüne özgüdür ve aslında çoğu memelilerde görülmez: kalıtımsal olarak programlanmamıştır ve biyolojik olarak uyarlanamaz; hiçbir amacı yoktur ve doyurulması yoğun şehvetle olasıdır.


İçgüdücü Yaklaşımlar

Saldırganlık davranışının tümünü içgüdülere bağlayan yaklaşımlara karşı şunları öne sürüyor: (fosilbilim, insanbilim ve tarihin sunduğu kanıtlar olarak)

  • “insan kümeleri, saldırganlık düzeyleri bakımından o kadar köklü farklılıklar göstermektedir ki, yıkıcılığın ve zalimliğin doğuştan olduğu varsayımı bu gerçekleri açıklayamaz;
  • değişik saldırganlık dereceleri, başka ruhsal etkenlere ve toplumsal yapıların farklılıklarına bağlanabilir;
  • yıkıcılığın derecesi, uygarlığın gelişmesiyle azalmamakta, artmaktadır.”

İnsana özgü saldırganlık ve yıkıcılığın tarihsel örnekleri olarak, Himmler ve Hitler’in kişiliklerini ayrıntılı bir şekilde inceliyor.


Diğer Psikoloji Okulları ve Fromm

Psikoloji açısından kendi konumunu netleştirmek için, “İçgüdücü”, “Çevreci” ve “Davranışçı” okullarla hesaplaşıyor. Davranışçılar, insan davranışlarını uygun pekiştiricilerle biçimlendirme peşindeydi. Yani insan mühendisliği ve yönetimi yöntemleriyle uğraşıyorlardı. Çevreciler ise, toplumsal ve siyasal değişiklikle ilgileniyorlardı. “İyi toplumun iyi insanı yaratacağına” inanıyorlardı.

Kendi konumunu ise, “gözden geçirilmiş anlamda psikanalitik bir yaklaşım” ifadesiyle açıklamaktadır.

Davranışçıların insan mühendisliği çabalarına şöyle karşı çıkmaktadır:

Gerçekte, insan hemen hemen her istenilen biçimde davranmaya koşullandırılabilir ama yalnızca ‘hemen hemen.’ Temel insanlık nitelikleriyle çelişen koşullandırmalara değişik ve anlaşılabilir biçimlerde tepki gösterir. İnsan köle olmaya koşullandırılabilir ama buna, saldırganlıkla ya da yaşam güçlerinde bir azalmayla tepki gösterecektir. Ya da insan kendini bir makinenin parçasıymış gibi hissetmeye koşullandırılabilir; buna da sıkıntı, saldırganlık ve mutsuzlukla tepki gösterir.

Yani insan, istenildiği gibi biçimlendirilebilse bile, bu durum, “sürdürülebilir” olamayacaktır.

İçgüdücülük ve davranışçılık üzerine, başka bir yerde, şunlar var:

Nasıl davranışçıların insanı, kendi toplumsal sisteminin bugününü yaşıyorsa, içgüdücülerin insanı da türün geçmişini yaşar. Birincisi, yalnızca bugünün toplumsal kalıplarını üretebilen bir makinedir; ikincisi de yalnızca geçmişin kalıtımla devralınmış kalıplarını üretebilen bir makinedir. İçgüdücülük ile davranışçılığın bir ortak temel önermesi vardır: İnsan, kendine özgü yapısı ve kendi yasaları olan bir ruha sahip değildir.”


Dürtü Çeşitleri

Erich Fromm’un bu kitabında yaptığı önemli bir ayrım, insan dürtülerini ayrıştırmasıdır. Bir grupta, doğanın ve kalıtımın denetiminde olduğu varsayılan “organik dürtüler” yer alır. Diğer grupta ise, insanın doğadan ayrışarak “insan” haline gelmesinden ötürü oluşan ve başka hiçbir canlıda bulunmayan “inorganik dürtüler” bulunur.

İnsan, insan olurken, iki önemli gelişme olmuştur. 1) İnsan, hayvanı tehlikelerden koruyan “içgüdü”den yoksun kalmıştır. 2) Beyin ve neokorteks gelişmiştir. İnsan, içgüdülerin yerine, insan olmanın getirdiği imkanlarla, “karakter”i koymuştur.

Bu çerçevede, organik dürtülerin doğa ve kalıtımla; organik olmayan dürtülerin ise karakterle belirlendiği söylenebilir.


Kavga ve Kaçış

Organik dürtüler arasında yer alan “kavga” ve “kaçış” ile ilgili olarak, şunları söyler:

Saldırganlık, kesinlikle, tehditlere karşı tek tepki biçimi değildir. Hayvan, varoluşuna yönelik tehditlere ya öfke ve saldırıyla ya da korku ve kaçışla tepki gösterir. Aslına bakılırsa, kaçış, hayvanın hiç kaçma şansı bulunmaması ve dolayısıyla -tek çare olarak-dövüşmek zorunda kalması dışında, daha sık ortaya çıkan tepki biçimiymiş gibi görünmektedir.

Fromm, biyolojik bir açıdan bakıldığında, kaçışın kendini korumaya kavgadan daha iyi hizmet ettiği görüşündedir. Bunu en iyi, kalabalıkları yönetmek durumunda olan siyasi ve askeri önderlerin anlayacağını savunur.


Sadist ve Nekrofil Kişilikler

Kitapta, saldırganlık, iki ana başlık altında (“İyi Huylu” ve “Kötü Huylu”), ayrı ayrı incelenmektedir. İkinci gruptan, Erich Fromm’un en çok dikkatimizi çekmek istediği, sadist kişiliğin uyguladığı saldırganlık ve bir de ölüsever (nekrofil) kişinin saldırganlığıdır.

Birincisine, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin liderlerinden Heinrich Himmler; ikincisine ise Hitler örnek olarak verilmektedir.

Sadizmi şöyle anlatır:

Sadistlik, daha iyi yanıtların bulunamadığı zamanlarda insan olarak doğmuş olma sorununa bulunan yanıtlardan biridir. Bir başka varlık üzerinde mutlak denetim bir başka varlığa oranla mutlak güçlülük deneyimi, özellikle gerçek yaşamı üretkenlikten ve sevinçten uzak olanlarda, insan varoluşunun sınırlarını aştıkları yanılsamasını yaratır. Temelde, sadistliğin hiçbir pratik amacı yoktur; sadistlik ‘önemsiz’ bir şey değildir, bir ‘tutkunluk’tur. Güçsüzlüğün mutlak güçlülük deneyimine dönüşmesidir; ruhsal sakatların dinidir.

Sadizme örnek olarak gösterilen Himmler için kitapta verilen ayrıntılardan birisi benim için çarpıcıydı.

Himmler, 14 yaşından 24 yaşına gelinceye kadar, babasının önerisiyle, bir günce tutmuş. Güncenin sayfalarında, derinlikten yoksun olarak, her günkü sıradan deneyimlerini yazmış. Ne kadar uyudu, ne zaman akşam yemeği yedi, nerede çay içti, sigara içti mi, kimlerle karşılaştı, ne kadar çalıştı, hangi kiliseye gitti, akşamleyin kaçta döndü, kimleri ziyaret etti, ziyaret ettikleri kendisine kibar mı kaba mı davrandı, anne babasının yanına dönmek için saat kaçta trene bindi, trende bir gecikme var mıydı. Bütün bunlar ayrıntılarıyla kaydedilmiş.

Bu, bütün enerjisini denetime adayan bir kişinin iç dünyasının ne kadar kuruyabileceğini gösterdi bana.

Ölüseverliği ise, cinsellikle bağlantısız olarak, şöyle tanımlamaktadır: “Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yeğin ilgi olarak tanımlanabilir; ölüseverlik, canlıları cansıza dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağan ilgidir. Canlı yapıları yırtıp parçalama tutkusudur.

Ayrıca, ölüsever karakterin, her sorun karşısında, tek alet olarak kaba güç ve şiddete başvurma eğiliminden bahseder. Kaba güç, ölüsever kişiliğe göre, her şey için ilk ve son çözüm yoludur. Bununla ilgili olarak, Alice Harikalar Ülkesinde kitabındaki kraliçenin yanıtını hatırlatır: “Kafalarını uçurun!

Copilot uygulamasının yaptığı çizim.

Bir başka yerde şunları yazar: “Başka insanlar, doğa ve canlı yapılar, bu kişinin ilgi odağından çıkmıştır; mekanik, insan yapısı şeylere duyduğu ilgi ise artmıştır.” Bununla ilgili olarak verdiği bir örnek, otomobillerine eşlerinden ve ailelerinden daha çok değer veren erkeklerin varlığıdır.

Sadizm ve nekrofili ile ilgili olarak, şöyle bir gelişme şeması tarif etmektedir:


Modern Toplumun Sorunları ve Çözüm Önerisi

Kitapta, modern sanayi toplumunun getirdiği yaşantı biçimlerine yönelik ağır eleştiriler var. Bunlardan birisi şöyle:

Bireyler, yaşamlarına anlam kazandırma iddiasında bulunan hazır kalıpları onlara sağlayan bir toplumda yaşarlar. Sözgelimi, toplumumuzda, kişilere, başarılı olmanın, ‘ekmeğini kazanma’nın, bir aileye bakmanın, iyi bir yurttaş olmanın, öte-beri tüketmenin ve haz almanın yaşama anlam kazandırdığı söylenir. Ne var ki, çoğu kişi için bu telkin bilinçli düzeyde işe yaramakla birlikte, bu kişiler gerçek bir anlamlılık duygusu kazanmazlar, kendi içlerindeki kayıp merkezi karşılayamazlar. Aşılanan kalıplar iyice aşınır ve giderek artan bir sıklıkla başarısızlığa uğrar. Uyuşturucu alışkanlığındaki artış, hiçbir şeye içten bir ilgi duyulmaması, zihinsel ve sanatsal yaratıcılıktaki düşme, şiddet ve yıkıcılıktaki artış, bugün geniş bir ölçekte bunun meydana gelmekte olduğunu belgelemektedir.

Bu yaşam biçimi, sadizmi ve ölüseverliği artırma eğilimindedir.

Fromm’un, kitapta, bu sorunlara yönelik olarak yaptığı öneri, toplumsal ve siyasal yapıda köklü değişiklikler yoluyla, insanın toplumdaki üstün yerine oturtulmasıdır.

İnsanın, -doğada bir eşi daha olmayan- bu bitmemiş ve tamamlanmamış varlığın gelişmesini bütün toplumsal düzenlemelerin en yüksek amacı haline getirecek koşulları yaratmaya gereksinmemiz vardır. Gerçek özgürlük ile gerçek bağımsızlığın sağlanması ve bütün sömürücü denetim biçimlerine son verilmesi, ölüm sevgisini yenebilecek tek güç olan yaşam sevgisini harekete geçirmenin koşullarıdır.


Bir sonraki yazıda başka metinlerden aktarmalar yapıp, bu yazı serisini tamamlamayı planlıyorum.

Yayınladığım yazıları beğeniyor, onlardan haberdar olmayı ve yazıların size e-posta ile gelmesini istiyorsanız, lütfen aşağıdaki Abone ol düğmesini tıklayarak abone olun. E-posta adresinize gelen mesajdaki onay bağlantısına tıklamayı da unutmayın. Abonelik işleminiz ancak böyle tamamlanmış olacaktır.

Görüşmek üzere.

“Saldırganlık ve Yıkıcılığın Kaynakları Neler? Çözüm Nerede? – 2” için 4 cevap

  1. yunktaybehiye Avatar
    yunktaybehiye

    Emeğine sağlık..

    Liked by 1 kişi

    1. kubilayyilmaz1966 Avatar
      kubilayyilmaz1966

      Okuduğun için teşekkürler. Beğenmen de fazlası olmuş. Görüşmek üzere.

      Beğen

  2.  Avatar
    Anonim

    Bütün canlıların ortak yanlarını araştırdırdığımızda temel içgüdünün yaşam iç güdüsü olduğunu görmekteyiz. Bu iç güdünün insandaki karşılığı ölümlü olduğunun bilinç altının derinliklerinde yer almasıdır. Ölüm karşısında güçsüz insanı inanılmaz derecede rahatsız etmektedir. Bunu yenme çabasına giren insanoğlu ya ölümü kutsamakta hata kendisi ölüme ve öldürmeye adayarak ölümsüzlüğü duygusunu yenmektedir. Ya da dünyada daha dünyevi olan modern dünyanın haz ve sahip olma dürtülerine sarılma yoluna girmektedir. Ama bu kurgu yok olma duygusunu yenmeye yeterli olmamaktadır.

    Liked by 1 kişi

    1. kubilayyilmaz1966 Avatar
      kubilayyilmaz1966

      Ayrıntılı yorumunuz için teşekkür ederim. Sanırım Fromm’un anlatmak istediği de böyle bir şey.

      Beğen

Yorum bırakın